11 Nisan 2026 Cumartesi

AKIL OYUNLARI FİLMİNİN ELEŞTİRİSİ


 Film Hakkında Kısa Bilgi: Akıl Oyunları (A Beautiful Mind), Nobel Ekonomi Ödülü sahibi Amerikalı matematikçi John Nash’in  hayatına dayanan 2001 yapımı bir Amerikan biyografik drama filmidir. Senaryosunu Akiva Goldsman’ın yazdığı   yazdığı filmin yönetmenliğini Ron Howard yapmışt
ır
. Sylvia Nasar’ın aynı   adlı 1997 yılında en çok satan Pulitzer Ödülü'ne aday gösterilen kitabından esinlenmiştir.  Filmde Russel Crow, Ed Harris ve Jennifer Connellly gibi oyuncular rol almıştır.

Akıl Oyunları normalden hızlı çalışan bir zihnin haddinden fazla düşündüğünde kullanıcısında bırakacağı enkazı anlatmak için  çekilmiş bir filmdir.

Film başlı başınca John’un zihin penceresinden sunulduğundan John’un zihin yapısını kritik etmeliyiz. John bilmediğimiz sebeplerle kazanmak üzerine bir kompleks edinmiş. Filmin başlarında ailesinin kendisini yetiştirmesi hakkında şu sözleri sarf ediyor “Farklı yetiştirilmiş olmama rağmen eğer istersem agresif olabilirim”.  Buradan anlayabiliriz ki ailesiyle yaşadığı birkaç şey sonucunda ilginç motivasyonlar edinmiş kendine. Kazanmak onun için olması gereken tek şey çünkü hayatın anlamını mantığı çerçevesine sıkıştırmış. Bu durum sebebiyle de kaybetmek ona göre değil, kaybedemez çünkü eğer kaybederse tutunduğu tek dalı kırılır ve kendisi de boşlukta yerle yeksan olur. Aslında sıradan bir insanın zihin yapısını nitelerken bile çok daha uzun paragraf yazarım fakat John Nesh kazanmaya şartlanmış bir zihinden ibaret.

Film üniversitedeki John ile başlıyor ve profesörün dilinden şu cümleler dökülüyor: “Savaşı Japonların şifrelerini çözen matematikçiler kazandı”. Bu cümleler esnasında kendine rakip gördüğü üniversite arkadaşının ona baktığını fark eder.

John bu bakıştan bariz şekilde rahatız olur. Rakip gördüğü adamın da tıpkı onun gibi kendisini rakip gördüğünü düşünür. Buradan şunu anlıyorum:  Siz dünyaya ne gözle bakarsanız onu öyle görürsünüz. Eğer birini rakip olarak görürseniz yarıştığınızı düşünürsünüz. Eğer birine aşıksanız ilişki içerisine oluğunuzu düşünürsünüz. Tıpkı güneş gözlüğüyle dışarı çıkan birinin havanın kapandığını düşünmesi gibi.  

John’un düşünceleri kehanete dönüşür ve yüksek ihtimalle sırf böyle düşündüğünden bahçede rakibiyle bir atışma yaşar. Kendince ufak bir şaka yapan adama tüm hayatının başkalarının düşüncelerinin izdüşümleri olduğunu, yaratıcılıktan uzak olduğunu kanıtlayarak karşılık verir. Rakibi bu komplekse sahip olmadığından sadece gülerek cevap verir fakat John durmak bilmez arkadaşlarıyla oyun oynayan adama hünerlerini kapıştırabilecekleri masa oyunu teklifi yapar. Rakibi artık dayanamaz ve damarına basarak kabul eder. Oyunu rakibi kazanır fakat John durumu kabullenemez, oyunda hile olduğunu öne sürer. Buradan şunu çıkardım: John zihninin gücünü o kadar uç bir noktaya koydu ki kaybetmesinin tek ihtimali hile yapmak. Hile yaptığını öne sürer fakat rakibi ona şöyle karşılık verir Kaybettin, ya bu sadece bu oyunla sınırlı kalmazsa? Ya aklına asla orijinal bir fikir gelmezse? Ya gerçekten kaybedersen?” Buradan da yukarıdaki çıkarımımın bir başka kanıtını buluruyorum. John’un en büyük korkusu kaybetmektir ve kaybetmemek için yaşar. Buradan da şunu çıkardım: Eğer John oyunda hile olduğunu düşünmek yerine nasıl yenildiğine odaklansaydı belki gelecek sefere kazanabilirdi. Yani asla kaybetmemeye çalışan süreci işkenceye, sonucu anlamsızlığının belgesine dönüştürürken her seferinde kazanmaya daha da yaklaşmaya çalışan ise süreci zevk aldığı bir seyre sonucu ise kaybettiyse neden kaybettiğini anlatacak bir rapor, kazandıysa sürecin meyvesi olarak görür. Sonuçlar başlangıçta her ikisinde de aynı olsa da sürecin farklılığının yaratacağı yıkıcılıkla er ya da geç sonuç da değişecektir. Siz siz olun daimî kazanan olmaya değil mutlak kazanan olmaya odaklanın.

Film ilerledikçe John’un hayali oda arkadaşıyla tanışırız. Bu arkadaş John’un zihninin

baskılanmış personasını (1) temsil eder. Hiçbir şeyin umurunda olmadığı, içinden gelen her şeyi yapmak istediği personayı. Daha oda arkadaşının hayali ve baskılanmış bir persona olduğunu anlamadan şu notu almışım: “John’un arkadaşının benden hiçbir farkı yok. Bu adam benim oyunbaz yanım”. Bu noktada zaten yazarın da aslında burada iki  farklı personayı resmetmeye çalıştığı ortaya çıkmış oluyor. Oda arkadaşının verdiği tavsiyeler bizim için çok değerli gelin onların birkaçına bakalım:

i. “O değil de ....... işini ne yaptın?” Bu noktada cama yazdığı formüllerle kendini kaybetmiş John’a kafasının dağılması için bariz bir teklifte bulunuyor. Çünkü onla olmayı seçen tek insan(kendisi) bile onun bu takıntılı durumundan sıkılıyor. Ayrıca filmin sonuna doğru kurulan bir diyalogda da John’un “Bazen ben bile bana katlanamıyorum” demesinden anlayabiliriz. Bu noktada fazla düşünen insanlarla diğer insanların ancak bir zorunluluk durumunda beraber olabileceklerini düşünmeye başlamıştım ki bu zorunluluktan bulunan insanın da gerçek bir insandan ziyade baskılanmış bir persona olması işleri çok daha karamsar bir noktaya çekti.

ii. Sorun dışarıda değil John, sorun her zaman çalıştığın yerde yani zihninde” Buradan şunu çıkardım: İnsanın zihni her daim göreceli bir bakış açısına sahiptir. En büyük zihinler bile genel gerçekliliğe sahip olma yetisinden yoksundur. Çünkü bulmaya çalıştıkları genel gerçeklik de kendi göreceli zihinlerinden çıkan argümanlar tarafından desteklenir. Tıpkı karikatürdeki gibi masanın iki ucuna oturmuş iki insan için ortada yazan sayı biri için 6 biri için ise 9’dur. Gerçeği öğrenmenin tek yolu masadan kalkmak ve yukarıdan masaya bakmaktır ki bunu yapan ya Yaratıcıdır ya da onun kutsadığı biri.  Yani demem o ki kutsanmış olma ihtimalinize karşın masadan kalkmayı bi deneyin belki kalkabilirsiniz. Bunu yapmak da o kadar basit değildir. Zihninizdeki bazı düşüncelerin tıpkı John’u katletmeye çalışan Rus ajanları gibi olduğunu fark ettiğinizde neye güveneceğinizi bir anlığına şaşırırsınız. Ne doğru, ne yalan, ne gerçek, ne sahte diye sorarsanız kendi düşüncülerinize. Hangisinin ne kadar gerçek olduğunu anlamak yapabileceğiniz en zor şeydir ki bunu John bile ancak filmin sonunda yapabildi. Kendi düşüncecilerine bir yabancı gibi yaklaşmak, “Hey, dur da bir bakayım gerçek misin sen!” demek çok zor bir şey. Resmen kendi zihninizi bölümlere ayırıp karantinaya almak bu. Ben bizzat bu durumdan şu şekilde kurtuldum: Zihnimi farklı personalara böldüm ve aralarından birini hakem tayin ettim. Bu hakem rasyonel personayla öfkeli personanın karışımı yani insan egosunun özü. Varlığını birebir olduğu gibi kabul eden, rasyonel gibi ihtimallerde kaybolmayan, öfkeli gibi gözü dönmeyen bir persona. Bu persona her bir düşünceyi aktif olarak denetliyor. Eğer hatalı bir düşünce oluşmaya başlarsa daha oluşma aşamasında kanıtlanamazsa anında durduruluyor, anında unutturulmaya çalışıyor. Zihin böyle böyle farklı personalara bölündüğünde kendi kendini denetleyebilir hale geliyor. Peki ben hiç gerçekliği kaybetmiyor muyum, kaybediyorum. Ne zamanlarda kaybediyorum, duygularımla oynandığında. Şunu öncelikle bir kabul edelim duygular düşünceleri, düşünceler hareketleri, hareketler yaşamı etkiler. Bu durumda eğer duygularımla oynanırsa düşüncelerimin dengesiyle oynanmış olur. Rasyonale hayal karışır, öfkeye sevgi karışır bu yüzden hakemin de kafası karışır. Kafası karışan hakem sağlıklı karar veremez bu yüzden de ne gerçek ne zihnimin ürünü anlayamam. Ayrıca buna benzer bir sözü John’un halisülayon olarak gördüğü bir başka personası da şu şekilde ifade eder “Yorum yapmak sadece izleyicilere mahsustur”. Buradan şunu anladım: “Ya hem oyuncu hem de izleyici olmaya çalışırsak?” “Ya kendini izleyici gibi izleyen bir oyuncu olursak?” John arkadaşının bu sözleri üzerine şunu söyler “Kaybedemem bu sahip olduğum tek şey!” Bu tekrar ve tekrar söyleyeceğim üzere kazanmaya şartlanmış bir adamın haykırışıdır.

iii. Hadi ama, oda arkadaşımın gerçekten kim olduğunu tanımak istiyorum! En azından bir bira”. Bu durumda John’un içten içe başkalarını saçma sıfatlar ve samimiliklerle değil de en saf en çıplak halleriyle tanıyıp o halleriyle dost/sevgili olmak istediğini anladım. Bu durum son derece anlaşılabilir çünkü yeteri kadar hızlı düşünen bir zihin tüm sahtelikleri fark edebilir ve sahtelik de hisleri yok eder. Etrafta zekasının yan etkisiyle hissizlik lanetiyle dolaşmak kötü olmalı. Bu samimi konuşma esnasında John oda arkadaşına “Dersler insanın zihnini bulandırır, yaratıcılığı katleder. Bu aksiyomları(2) kabul edemem, işin dinamizmini kapmalıyım” der. Buradan şunu anladım : Olması gerekenden fazla düşünen bir zihin aksiyomları kabul edemez her daim “Neden?” sorusuyla baş başa kalmak zorundandır çünkü nasılını bilmek zorundadır. Nasılını bilmediği hiçbir şeyi tam anlamıyla öğrenmiş saymaz ve tam olarak da bu noktada bilgi ediniminde aşırılıkla karşılaşırız. Bilgi asla son bulmaz. Bilgi edinme aşırılığında bir şeyi merak etmeye başladınız mı, sıradan bir insanı tatmin edecek bir cevap alırsınız. Fakat haddinden fazla düşünen bir zihin için bu sadece bir başlangıçtır. O öğrenmesi gereken bir nedeni öğrenmeye çalışırken öğrenilmesi gereken 5 neden daha çıkar ortaya. Bilgi edinme aşırılığı ile bilgi vadisine ulaşılmaya çalışılır. Bilgi vadisi öyledir ki her devre elemanlarının ince bağlantı uçları buraya bağlantılıdır. İnce bağlantı uçları buraya bağlıdır fakat 2 adım önünüzü göstermeyen sisler sebebiyle tüm vadiyi karış karış keşfetmek zorunda hissedersiniz. Bu sisler belirsizlik sisleridir. İnsanlığın şimdiye kadar keşfettiği tüm bilgi birikim bir sis olur da iner ciğerlerinize. Ne bu vadi keşfetmekle ne de bu sis içinize çekmekle bitmez. Ellerinizdeki ipler boynunuza dolanmış şekilde hareketsiz bulursunuz kendinizi. Edemezsiniz, isteseniz bile hareket edemezsiniz. Şimdiye kadar özgürlüğünüz olan bilgi şimdi bir düşmancasına ellerinizi ayaklarınızı dolamış daha neresinde olduğunuzu bile anlayamadığınız bir vadide kalırsınız. Aldığınız her nefeste sisin girmesiyle ciğerinize çöken ağırlık ağır ağır öldürür kalbinizi. Sevmeyi, nefret etmeyi, eğlenmeyi, üzülmeyi unutursunuz. Sadece siz, okunması gereken metinler, keşfedilmesi gereken formülle, kanıtlanması gereken aksiyomlar ve gece lambanız. Bundan ibaret kalırsınız ve bundan ibaret kalınca insan olmaktan çıkarsınız. Kalbinizi o vadiye terk eder gelirsiniz. Artık öğrenilmesi gereken bir şey gördüğünüzde mideniz bulanır, başınız ağrır, kalbiniz korkuyla çarpar. Bedeniniz resmen “Bize bunu yapma, dur!” diye bağırır. Siz ise şeytanla bir sözleşme yapar yolunuza devam edersiniz. Beden er ya da geç isyan eder ve kontrolü ele alır. Öğrenmekten uyuşmuş sinirlerinizi gevşetmek için çocuklar gibi çizgi film izlemek, göklerdeki bulutlara bakmak zorunda kalırsınız. Bu sıradan insanların pekâlâ yaptıkları aktivitelerdir fakat sizin pit stopa (3) çekilmiş F1 motorunuz bu dinlenme sırasında işkence çeker. Hem iyileşmek ister hem de durmak istemez. Bu durumda tamamen iyileşmeyi beklerseniz bir daha asla ayağa kalkamazsınız. İşin sırrı hazır hissedince değil hazır olmaya yaklaşınca ayağa kalkmak ayaktayken iyileşmeye devam etmektedir. Abimin dediği gibi “Yüzde yüzü bekleyen asla yol alamaz. Yüzde yetmişle yola çıkansa çoktan yüzde yüz yirmi olmuştur”.

iv. “Matematik seni asla mutlak hakikate götürmez!” İşte vadide kaybolan zihnin bilmesi gereken şey budur. Mesele ipin ucunu bulmak değil ipin ucunu çekerken bu süreci zevkli hale getirecek şeyler mesela bir dost veya eş bulmak. Ancak bu sayede oyun dengelenmiş olur. Ancak bu sayede vadideki sis ciğere çökmez.

v. Belli ki aran sayılarla insanlarla olduğundan çok daha iyi”. İşte işin kötü yanı da burada başlıyor. Bir yoldaşa en fazla ihtiyacı olan bu hadsiz olmasına rağmen iletişime geçme yeteneği de elinden alınmış. Bu durumu fark ettiğinizde anlıyorsunuz ki siz diğerlerinden farklı olarak en basit şeyi bile kan akıta akıta kazanmak zorundasınız. Asla kazanamayacağınızı kabul edip, küsüp geri de dönebilirsiniz veya kazanabilme umuduyla ellerinizi böğrünüzde tutarak koşmaya devam edebilir, son nefesinizi size nefes al diyecek birini bulmak için harcayabilirsiniz.

 

John arkadaşlarıyla takıldığı bir barda iki farklı kadınla göz göze gelir. İlk seferinde kadının yanına son derece yüksek bir egoyla gider fakat dili tutulur kalır. Bu sessizliğin sebebi John’un konuşmayı bilmemesi değildir. John her cümlesinin yaratacağı sonucu hesaplamaya çalışır ve o kısa sürede simülasyonlar içerisinde boğulur. O kadar çok olasılık hesaplar ki muhtemel en yanlış cümleleri art arda dizerek sonuca varmaya çalışır. En kısa yolu ister çünkü zihni sürece katlanamaz duruma gelmiştir. Tahmin edilemez olan insan faktörünün yarattığı kaosla dans etmeyi öğrenmektense ya hep ya hiç mantığıyla direkt bir teklif yaparak istediğini almaya çalışır ve haklı bir ret yer. Oysa sürece katlanabilir durumda olsaydı, insanlarla anladıkları dilden iletişim kurmaya çabalasaydı başarması kaçınılmazdı. Belki o kadınla olmazdı ama onu seven, onu onun gibi kabul eden bir kadınla beraber olurdu. Ikinci kadınla yapamadığı konuşmada bu durumu kanıtlar nitelikte. Kadına çözülmesi gereken bir problem olarak yaklaşır ve kadınla iletişime geçmediğinden de yaratacağı kaosu engellemiş olur. Teorik olarak devrim yaratacak bir teoriyi bir kadında bulur fakat o kadına karşı söylediği tek şey “İlham için teşekkürlerdir”. Aslında buradan da şunu anladım:  İnsanlar siz her ne kadar çabalarsanız çabalayın tahmin edilemez olarak kalacaktır. Eğer onlara çözülmesi gereken bir problem olarak bakarsanız asla bir insan gibi ilişkiye sahip olamazsınız. Öte yandan aradığınız ilham bir kadının saçının telinde bile olabilir, siz o ilhamın yayılabileceği şartları sağlayın, onu arayın. Eğer ne aradığınızı bilirseniz o ilham o kadının saçının telinde bile can bulabilir.

 John barda aldığı ilhamla yeni bir teori keşfeder ve bununla beraber de istediği yere kabul alır. Kabul aldığı yerde şifre çözümlemesi üzerine yoğunlaşır. Şifrelemeler üzerine çalışırken yaptığı keşfin yeteri kadar büyük bir sansasyon yaratmamasından kaynaklı saygın bir derginin kapağında tek başına olmaktansa üç  farklı bilimciyle beraber olduğunu görür ve sinirlenir bunun üzerine iş arkadaşları şunları der “Dahi ile en dahi arasındaki fark nedir ki Nash?” John ise şöyle cevap verir “Çok fark var!” Buradan yine hayatını akademik başarılarla sınırlandırmış bir insanın yaşadığı aşağılık kompleksini gördüm. Bu durumda olan insanlar için hayat bir  soru ve beş seçenekten ibarettir. Keşif duygusu sönümlenmiştir, gözerini hırs bürümüştür, istedikleri tek şey en iyisi olmaktır ve bunun için de hayatlarının anlamını bile heba ederler. John artık beklentilerini fiziksel dünyada tatmin edememeye başlar. Bundan dolaylı olarak hayal dünyalarında çok önemli biri olduğuna dair hayaller görmeye başlar. Buradan şunu anladım:  Eğer siz kendinizi siz yapamayacak bir şeyde ararsanız bulamazsınız. Bulmaya inat ederseniz de siz siz olmaktan çıkar bir deliye dönersiniz. Gidin size sizi hatırlatacak, bir çapaymışçasına sizi gerçekliğe çekecek birini bulun.

John o çapayı bir kadında buldu. Hayatta ondan daha farklı çözümlerle daha iyi sonuçlar alan bir kadına âşık oldu. Yaptığı hatayı kabul ettiği iki andan ikisi de bu kadına karşıydı ve ilk itirafı egosunu tatmin edercesine çıkmıştı ağzından “Bazen hayatta karşınıza gelecek problemlerin çözümlerinin sayısı birden fazladır”. Buradan şunu çıkardım: Bazen gördüğümüz o çözüm en iyisi değildir sadece bir anlığına bize öyle gelir. Diğer çözümlere imkânsız gözüyle bakmamalı, onlara da saygı duymalıyız.

John buradan dersini almadı çünkü derste anlattığı zor formülü çözdüğü iddia ederek

yanına gelen kadının çözümüne bakmadan “hatalı” dedi. Kadının çözümü bulduğuna ihtimal bile vermedi. Buna ihtimal vermedi çünkü zihninde birileri bu yalnızlığı rasyonalize etmişti. Diğer herkesin sığ olduğunu asla anlaşılamayacağını, ancak umudunu bir kenara bırakırsa kutsanmışlığının hakkını verebileceğini düşünmüştü. Ona zor gelen bu formülü bir gecede çözerek yanına gelen bu kadının hatalı olduğundan çok emindi bu yüzden. Fakat bir yandan da formülü bir günde çözmeye çalışıp sonuca bu kadar yaklaşmış olan birinin zihnine girmeye hakkı olduğunu isterse paylaşabileceğini düşündü. Kadının yaptığı teklifle de ilişkinin seyri evliliğe kadar kesinleşti. Kadın John’u çok seviyordu John da onu. Gittikleri davette John’un hayal gücünü sevdiği kadını eğlendirmek için kullanmasını aralarındaki sevginin huzura erdiği anı temsil eder. Her iki  taraf da sahip olduklarını karşı tarafın mutluluğunu sağlamak için kullanır ve ortaya samimi ve güçlü bir bağ çıkar. Buradan şu nu çıkardım: Kim veya ne oluğunuz önemli değil sizi siz gibi kabul eden bir hanımefendiyle olmalı, onunlayken de sahip olduğunuz her şeyi karşılıklı olarak birbirinizi huzura erdirmek için kullanmalısınız.

John ilişkisinin ilerleyen aşamalarında kız arkadaşıyla evlenmek ister fakat onun bunu isteyip istemediğine emin olamaz. Bu durumda yine oda arkadaşının yanına gider oda arkadaşı da John’a şöyle der “Şu hayatta tamamen emin olabileceğin hiçbir şey yoktur John. Emin olduğum tek şey bu”. Buradan şunu çıkardım: Tahmin edilemez insan faktörünün oluşturacağı kaosla baş etmenin tek yolu onla korkusuzca dans etmektir. Hiçbir şeyi hesaplamadan, hiçbir şeyi umursamadan, huzurla dans etmektir bunun yolu.

John yine de arkadaşının yaptığı açıklamadan emin olamaz. Bu soruyu bizzat kız arkadaşına sorar ve aralarında şu diyalog geçer:

-  "Evrenin sonsuz büyüklükte olup büyümeye devam ettiğinden emin misin?”

-  "Evet”

-    "Neden, bir kanıtın var mı? Gördün mü evrenin büyüdüğünü?”

Diyalogdan şunu çıkardım: İnsanlarla sağlıklı bir ilişki kurmak için bazen bazı şeyleri düşündüğümüz gibi kabul etmek ona göre davranmak gerekir. İnsanların düşüncelerini yüzdelere ayırıp farklı ihtimalleri hesaplayıp bu ihtimallerden korkarak hareket etmektense en mantıklı ve bariz ihtimalle hareket edip gerekirse rezil olmak gerekir. Aksi takdirde ihtimaller denizinde boğulmak kaçınılmazdır.

John hastaneden geldikten sonra hayatının anlamı olan düşer dünyasındaki işini kaybeder. Bu esnada koca bir anlamsızlık boşluğuna düşer ve eşine şöyle der “Ne yapacağım ben şimdi?” Karısı da şöyle cevap verir: “Çöpü çıkarabilirsin. Normal insanlar çöpü çıkarırken aldıkları havada anlam bulurlar”. John bunu kabul edemez fakat yine de buradan çıkarılabilecek bir mesaj vardır: Bazen hayatın anlamı anlam yüklemediğimiz şeylerde saklıdır. Yani demem o ki gerekirse barda bir sarışına veya evinizde beklettiğiniz o çöpe bir şans verin. John geçen zamanla hapları bırakır ve halüsinasyonlarıyla yüzleşmeye başlar. İlk yüzleşme eskiden rakibi gördüğü o üniversite arkadaşıyladır. Arkadaşının yanına gider durumu anlatır, arkadaşı duruma bizzat şahit olur ve iyileşmesi için elinden geleni yapar. Buradan şunu anladım: Her ne olursa olsun ayrıldığınızda iyi hatırlayacağınız dostluklar edinin. Kim bilir, belki de gün gelir yine bir yerlerde buluşursunuz.

John halüsinasyonlarla savaşmaya devam ettikçe derslere, insanlarla iletişime geçmeye başlar. Hatta bir profesöre şunu söyler: “Bakın ben esasında bir deliyim. Sürekli olarak halüsinasyonlar görüyorum ve onları ancak görmezlikten gelebiliyorum çünkü onlardan asla kurtulamayacağım”. Bu durumda aslında daha filmin yirmidördüncü dakikasında kazanıldığı zannedilen savaş tam da bu anda kazanılır. Saygıdeğer profesörler John’un önüne kalem koyarak ona itibar gösterirler. Gerçek itibarı yaratıcılığının yanında onun yan etkisi olan paranoyak şizofrenik halüsinasyonları alt ederek kazanır. Buradan şunu anladım: Hayat en iyi olduğun şeyle kazanmak değil en iyi olduğun şeyin sebep olduğu şeylere rağmen kazanmaya çalışmaktır. En iyi yanınızın aynı anda en kötü yanınız olduğunu ve bunla savaşmanız gerektiğini anlamaktır. Eeee gerçek kazananlar oyunu kuralına göre oynayanlardır. John Nobel töreninde kürsüye çıkar ve “Sevgi mantıktır” der. Buradan şunu çıkardım: Gerçek sevgi ancak siz bile kendinizden vazgeçtiğinizde sizden vazgeçmeyen bir kadından gelecek bir değerdir. Mantık da ancak bu sevginin topağında filizlenebilir.

 

MUSTAFA FURKAN SEVEN

 HŞDFL 10. SINIF ÖĞRENCİSİ

 

 


1. Bireyin toplum içinde kabul görmek için takındığı sosyal maske, dış dünyaya sunduğu rol veya "sosyal yüz"dür. Latince kökenli olup "karakter/maske" anlamına gelir.

2. Doğruluğu kanıtlanmaya ihtiyaç duymadan kabul edilen, diğer tüm önermelerin temeli olan apaçık ilkedir, apaçıklık.

3.  Formula 1 gibi motor sporlarında  araçların yarış sırasında lastik değişimi, teknik ayarlar veya onarım için pite (takım garajına) yaptığı hızlı ziyarettir.

24 Aralık 2025 Çarşamba

BEYLİKTEN DEVLETE SİYASİ VE ASKERÎ GELİŞMEL

 BEYLİKTEN DEVLETE SİYASİ VE ASKERÎ GELİŞMELER

 

Osmanlı Arması

ü Ertuğrul Gazi’den sonra Osmanlı Beyliği’nin başına geçen  Osman Gazi, babasının başlattığı gaza faaliyetlerini sürdürdü.

ü Bursa, İznik, İzmit ve Sakarya çevresini içine alan bölgedeki Doğu Roma tekfurlarıyla mücadele etti.

ü Onun döneminde tekfurlara karşı denge siyaseti izlenerek bazı tekfurlarla savaşıldı, bazılarıyla da uzlaşma yoluna gidildi.

ü Gaza: İslamiyeti korumak veya yaymak için yapılan savaşlar

ü Tekfur: Doğu Roma İmparatorluğunda valilerin sahip olduğu ünvandır.

ü Denge siyaseti: Bir devletin çıkarlarını korumak adına;

1. Devletin sınırlarını genişletmek veya

2. Devletin bütünlüğünü korumak için diğer devlet yöneticileriyle değişken siyaset izlektir.

ü Türk devlet geleneğine uygun olarak fethedilen yerleri kardeşlerine, oğullarına ve komutanlarına paylaştıran Osman Gazi, 1288-1299 yılları arasında Karacahisar ile Bilecik-Yenişehir arasında kalan bölgeyi hâkimiyeti altına aldı.

 

 

Bilecik


ü  1299’dan sonra ise doğrudan Doğu Roma topraklarına yönelik gaza faaliyetlerine başladı.

ü 1299’da Bilecik’i fethettikten sonra Doğu Roma üzerine düzenleyeceği akınlar için Yenişehir’i bir uc merkezi olarak belirledi ve 1302’de İznik’i kuşattı.

ü Bunun üzerine Doğu Roma imparatoru, Osman Gazi’yi engellemek amacıyla bir ordu gönderdi.

ü Bilecik: Demir kaynakları bakımından önemli bir yerleşim yeridir.

 

ü Kaynak A /Halil İnalcık’ın Koyunhisar Savaşı ile ilgili tezine vurgu yapılmıştır: Osman’ın bir hanedan kurucusu durumuna gelmesi, 1302’de bir Bizans ordusuna karşı zaferi ile ilgilidir. Bilecik fethinden  sonra  Osman’ın  Bapheus(Koyunhisar)  Zaferi hakkında çağdaş Pachymeres ve Anonim Tevarih-i Al-i Osman  ((Koyunhisar Savaşı’ndan bahseden birinci elden kaynaklar))  etraflı bilgi verirler. (…)Bir imparatorluk ordusuna karşı kazanılan bu zafer, Osman’ı bölgede karizmatik bir bey durumuna getirmiştir.Çağdaş kaynak Pachymeres onun bu zaferle şöhretinin Paflagonya (Kastamonu) bölgesine kadar yayıldığını ve gazilerin onun bayrağı altına koşuştuklarını kaydeder.

 

Paflagonya ve çevresi


ü 15. yüzyıl sonlarında tarihçi Neşri((Neşri, Osmanlı bağımsızlığını Koyunhisar savaşıyla kazandığını belirten ikinci elden kaynaktır.)), onun beyliğini ve bağımsızlığını haklı olarak bu tarihe kor. Bapheus (Koyunhisar) savaşı Osman’a bir hanedan kurucusu karizmasını kazandırmış, kendisinden sonra oğlu Orhan itirazsız beylik tahtına geçmiştir .”  

 

ü Kaynak B/ Koyunhisar savaşı’nın yerine vurgu yapılmıştır: Halil İnalcık, bu savaşın yapıldığı yeri şöyle tarif etmiştir: Yalakova’da vuku bulan savaştan önce Doğu Roma kuvvetleriyle Osman’ın öncü keşif  kuvvetleri İznik’ten gelen yolu kapatan Koyunhisar’da çarpışmışlardı.

 

ü Bilgi Kutusu:  Oğuzların Kayı boyuna mensup olan, Osmanlı Devleti’ni ve hanedanını kuran, Türkistan’dan Anadolu’ya gelip Söğüt uc bölgesine ((Sınırları korumakla görevlendirilen beylerin yönettiği bölge))  yerleşen Ertuğrul Gazi’nin oğludur. Babasının 1281’de vefatından sonra beyliğin başına geçmiş ve Doğu Roma topraklarına yönelik gaza faaliyetlerine başlamıştır. Doğu Roma imparatorunun gönderdiği ordu karşısında Koyunhisar Savaşı’yla zafer kazanınca Türkmen aşiretleri arasında büyük bir üne kavuşmuş, etrafına topladığı gazi alpların (( Bu dönemde düzenli ordu olmadığını gösterir.))gerçek önderi durumuna yükselmiştir. Hem cesur bir savaşçı hem de ileri görüşlü bir devlet adamıdır. Ahilerin ((Osmanlı’nın kuruluşuna etkisi olan esnaf örgütüdür.))ve fakihlerin manevi desteğini alarak beyliğinin sınırlarını genişleten Osman Gazi mütevazı bir hayat sürmüştür.

 

ü Koyunhisar Zaferi sonrasında Osmanlı Beyliği, bölgedeki Doğu Roma hâkimiyetini tehdit eden önemli bir siyasi ve askerî güç olarak öne çıktı. Doğu Roma’daki fetihlerine devam eden Osman Gazi, etraflarındaki irili ufaklı birçok kaleyi ele geçirerek İznik ve Bursa’yı abluka altına aldı. 1303’te bölgedeki diğer tekfurlarla ittifak kuran Bursa tekfurunun kuvvetleri, Dinboz/Dimbos Geçidi’nde (Savaşı) Osmanlı kuvvetleri tarafından mağlup edildi. Daha sonra  Orhan Gazi, ilk iş olarak Bursa ve İznik üzerindeki ablukayı daha da sıkılaştırdı.

ü Kaynak C/ Faruk Emecen’in kitaplarından faydalanılarak şu çıkarımlarda bulunulmuştur: Bizans (Doğu Roma) 1321-1328 arası iç savaş yaşamış, Doğu Roma zayıflayınca Bursa’nın Osmanlı tarafından fethini kolaylaştırmıştır. Bizanslılar için Bitinya (Bursa havalisi) bölgesinin kaybı demek oluyor. Orhan Bey’in istiklal (bağımsızlık)  alameti olarak bu fetihten sonra para bastırmış olması, onun artık bağımsız ve güçlü bir lider  konumuna geldiğini de göstermektedir.

 

ü Palekanon Savaşı: Bizans imparatoru III.  Andronikos, Bursa’nın alınışından sonra İznik’in ve İzmit’in hedef haline gelmesi üzerine, topladığı bir orduyla Pelekanon’da (Eskihisar-Gebze dolayları)  Orhan Bey komutasında  1329’dayapılan savaştır.

1. Doğu Roma imparator da dizinden yaralanmış ve  İstanbul’a kaçmıştır.

2. Doğu Roma imparatoru ile basit bir Türkmen beyi olarak görülen Orhan Bey’in doğrudan doğruya karşı karşıya geldikleri ilk muharebe idi.  

3. Osmanlılara İznik(1331) ve İzmit(1337) fethine zamin hazırlamıştır.

 

Palekanon Savaşı sonrası fetih yönü

ü Bursa’nın fethi: Bursa, yirmi üç yıllık bir Osmanlı ablukası sonucunda fethedilmiştir. Bursa tekfuru, Osmanlı heyetiyle yaptığı uzun görüşmeler neticesinde kaleyi teslim etmek zorunda kalmış ve kendisi de fidye (Bir şeyi geri vermek veya bir kimseyi serbest bırakmak için zorla istenen ödeme.)) karşılığında İstanbul’a gönderilmiştir.  Osmanlılar, fetihten hemen sonra Bursa halkına can ve mal güvenliklerinin korunacağına dair teminat vermiştir. ((İlerideki konularda işlenecek, Osmanlı’nın izlediği hoş görülü siyaset, istimalet)) Şehirdeki Rumlar Bursa Kalesi’nin aşağı kısımlarına taşınmış, Türkler ise kale içinde ve etrafında iskân ((İlerideki konularda işlenecek,Fethedilen yere Türklerin yerleştirilmesi)) edilmiştir.

 

ü Karesi beyliğinin alınması ve Rumeli’ye geçiş

ü Osmanlılar; 1345’te Balıkesir, Bergama ve Çanakkale’nin büyük bölümüne hâkim olan Karesioğulları Beyliği’ni kendi topraklarına kattı.

ü Karesi beyliğinin alınmasının sonuçları ve önemi :  (1) Karesioğulları, Osmanlı hâkimiyetine alınmış ilk Türk beyliğidir. (2) Karesioğulları’nın denizcilik tecrübesi ve bu beyliğe mensup Evrenos Gazi, Gazi Fazıl, Ece Bey gibi gazilerin savaş tecrübesi, Osmanlı Devleti’ne Rumeli fetihlerinde önemli avantaj sağladı. (3) Balıkesir ve Çanakkale bölgesi Osmanlı hakimiyetine alındı. (4)Osmanlı hakimiyeti Çanakkale boğazına kadar dayandı. (5)Rumeli’ye geçişe zemin oldu.


Karesi Beyliği

 

ü Rumeli neresidir? Osmanlıların, boğazlardan başlayarak Tuna Nehri’ne kadar  uzanan Balkan Yarımadası’na verdikleri coğrafi isimdir.

ü Trakya’nın güneyinde fethedilen yerlere Anadolu’dan getirilen Türkler iskân edilerek bu bölgenin Rumeli fetihleri için bir merkez olması sağlandı.

 

ü Kaynak D/ Çimbi Kalesi’nin alınması-Rumeli’ye geçiş: Orhan Gazi, Bizans’taki taht mücadelelerinde kendisinden yardım istenir.  Kantakuzenos yardım karşılığı olarak kızını Orhan Gazi’ye vermeyi, çeyiz olarak büyük miktarda servet taahhüt etti. Orhan Gazi’nin bu şartları kabul ederek Bizans İmparatoru Kantakuzenos’un kızı Theodora ile evlenmesi, Bizans ile Osmanlıları müttefik yapmıştı. Bu ittifak sayesinde Kantakuzenos’a yardım etmek maksadıyla Orhan Gazi’nin oğlu Süleyman Paşa kumandasındaki Osmanlı kuvvetleri, iki defa Rumeli’ye geçmişti. 1349 ve 1352 yıllarında gerçekleşen bu geçişlerden ikincisinde, İmparator Kantakuzenos tarafından Çimbi Kalesi üs olarak Süleyman Paşa’ya verilmişti.  Çimbi Hisarı’na yerleşen Süleyman Paşa, Trakya içlerine doğru afetihler yaptı. Önemi: Osmanlılar ilk defa Rumeli’ye geçmişlerdir.  Çimbi Kalesi Rumeli’de yapılacak fetihlerde üs olarak kullanılmıştır.

 

ü Kaynak E/ Çimbi(Çimpe) kalesi nerede olduğu tartışması olduğunu vurgular.

 

 

Çİmpe Kalesi sonrası fetihler

ü Osmanlıların Rumeli’deki ilerleyişi,

i. 1357’de Süleyman Paşa’nın vefat etmesi ve

ii. Şehzade Halil’in Rum korsanlara esir düşmesi nedeniyle kesintiye uğradı.

ü Süleyman Paşa’dan sonra Rumeli’ye gönderilen Şehzade Murad ve Lala Şahin Paşa, Şehzade Halil’in kurtarılmasından sonra bölgedeki fetihlere devam etti. 1361’de

ü Edirne’nin, ardından da Dimetoka’nın fethedilmesiyle Orhan Gazi Dönemi’nde Osmanlı Beyliği’nin sınırları Ankara’dan Edirne’ye kadar ulaşmış oldu.

 

ü Kaynak F/ Edirne fethinin ayrıntısı anlatılıyor/Fetih tarihi tartışmasına değiniliyor: 1359’da Lâlâ Şahin, Murad (I. Murad) ve uc beyleri Edirne’yi fethetmek için bir plan yapıyorlar. Bu plana göre en büyük tehlike, Osmanlılar Edirne’yi kuşatırken  İstanbul’dan bir yardımcı kuvvetin geriden bastırmasıdır. Bu nedenle 1360 yılında Murad ve ordusu, Edirne’yi İstanbul’a bağlayan bütün kaleleri ele geçirir. Bu kaleler Çorlu, Misili, Lüleburgaz, Babaeski’dir. 1361 baharında Murad, Lâlâ Şahin, Evrenos Bey ve Hacı İlbey Edirne’yi fethetmek için harekete geçiyorlar.  Edirne’ye gelmeden hemen önce bir çöküntü vadi olan Sazlıdere’de, Edirne’den gelen tekfurla nihai savaş yapılıyor.

ü Sazlıdere Savaşı (?1363)

1. Osmanlı’nın Doğu Roma ile gerçekleştirdiği Balkanlardaki ilk ciddi savaştır.

2. En önemli sonucu Edirne’nin fethedilmesidir.

 

ü Savaşın ve Edirne Fethinin tarihine dair tartışmalara vurgu var: Tekfur önce Edirne’ye kaçıyor, sonra oradan da uzaklaşıyor ve şehir 1361 baharında Osmanlı kuvvetlerine teslim oluyor. Şimdi, Batı literatürüne bakarsanız bu tarih 1369, Uzunçarşılı’da 1364’tür. Tüm bu faraziyeler şuradan ileri geliyor. Hepsi Âşıkpaşazâde’yi okuyorlar. Diyorlar ki, Murad tahta geçti, gitti Edirne’yi aldı. Murad’ın tahta geçiş tarihini kesin olarak biliyoruz, 1362 Mart ayı. Diyorlar ki, 1362 Mart’ında Murad sultan oldu. Sultan olarak Edirne’yi fethettiyse bu olay 1362’den sonra olmalı, 1363’te veya 1364’te. Hayır. Şu bilinmiyor ki, Murad Edirne’yi şehzâde iken, Orhan Gâzi’nin sağlığında almıştır. F. Babinger, kesin olarak bunu ifade ediyor.Türk ve Batı kaynakları o zaman güneş tutulması olmuş, diyorlar. Babinger, bunu astronomlara hesap ettirdi ve fetih olayı 1361 baharına rastlıyor.

 

ü Kaynak G/ Edirne’nin alınışının önemine vurgu vardır:  Her ne şekilde olursa olsun Edirne’nin alınışı, Trakya ve Balkanlar için bir dönüm noktası teşkil ettiği gibi bir bakıma İstanbul’un fethini de kolaylaştıracak bir adımı oluşturur. Burası (1)bir üs haline getirilerek bir taraftan Balkanlar’a, diğer taraftan (2) İstanbul’a yönelik iki cephe ortaya çıkmıştır.

 

ü Edirne, Bizans idâresinde kale içinden müteşekkil küçük bir kentti. Osmanlılar kenti fethettiklerinde ilk olarak kale içinde yerleşmişler ancak çok geçmeden surların dışında da yeni yerleşim alanları iskâna (( İskan siyaseti)) açılmıştır. Osmanlı idaresinin ilk yıllarından itibâren şehir Anadolu’dan yeni gelenlerle birlikte hem fiziksel hem de demografik olarak büyüme göstermiştir.  Şehzâde Murad, Osmanlı tahtına geçtikten sonra batıya yapılacak seferlerin önemine  binâen Bursa’daki sarayı buraya ((Başkent Edirne’ye)) taşımıştır (1365).

ü Osmanlı başkentler: Söğüt, Bilecik, Bursa, Edirne

 

ü Orhan Gazi’nin 1362’de vefat etmesinden sonra Osmanlı tahtına I. Murad (Hüdavendigâr) çıktı).

ü I. Murad, tahttaki ilk yıllarında Osmanlı Devleti’ne karşı ittifak kuran Karamanoğulları ve Eratna Beyliği ile mücadele etti. Orhan Gazi’nin vefatını fırsat bilerek Ankara’yı ele geçiren Eratna Beyliği’nden Ankara’yı geri aldı, Karamanoğuları üzerine de ordu göndererek onlardan gelebilecek tehlikelerin önüne geçti.

ü 

ü I. Murat’ın Balkanlarda (Rumeli) kolay ilerleme nedeni ve sonucu: Anadolu’daki bu tehditlerin ortadan kalkmasından sonra Osmanlıların Rumeli’deki fetihleri hız kazandı. XIV. yüzyılın ortalarında Sırp ve Bulgar krallıklarının dağılması ve feodal beylerin kendi hâkimiyet bölgelerini kurması da Osmanlı Devleti’nin Balkanlardaki ilerleyişini kolaylaştırdı.

ü Osmanlı’ya karşı ittifak kurulma nedeni: Osmanlıların hızlı ilerleyişi karşısında endişeye kapılan feodal beyler; zaman zaman kendi aralarında, Doğu Romalılarla ya da Avrupa’daki diğer milletlerle ittifaklar kurdu.

 

Orhan Bey'in son dönemi Osmanlı

ü Çirmen Savaşı/ 1371: Osmanlıların, Balkanlardaki ilerleme için önemli bir dönüm noktası oldu.

ü Doğu Roma imparatoruyla ittifak yapan Serez’deki Sırp despotu Lazar Herbelyanoviç, Osmanlıların Makedonya’ya ulaşmasını engellemek amacıyla Rumların da dâhil olduğu bir orduyla 1371’de Edirne’ye doğru harekete geçti. Ancak Osmanlı kuvvetleri Meriç Irmağı kıyısındaki Çirmen mevkisinde Sırp ordusu üzerine baskın yaparak onları büyük bir bozguna uğrattı.

ü Çirmen Savaşı sonrasında;

ü Osmanlı Devleti hâkimiyet alanını genişletti ve birçok Doğu Roma, Sırp ve Bulgar feodal beyi Osmanlı’nın vasalı hâline geldi. Osmanlı kuvvetleri 1383’te Serez’i yeniden ele geçirdi; 1385’te Sofya’yı, 1386’da ise Sırp hâkimiyetindeki Niş’i fethetti. Selânik de uzun bir kuşatmanın ardından 1387’de Osmanlı hâkimiyetine girdi.

 

ü 1387’de Karamanoğulları’nın Osmanlı topraklarına saldırması üzerine I. Murad sefere çıkarak önce Karamanoğulları Beyliği’ni, daha sonra da Kastamonu’daki Candaroğulları ile Antalya’daki Hamidoğulları beyliklerini itaati altına aldı.

 

ü Ploşnik savaşı: 1388’de Osmanlı ordusunun Bosna ordusu tarafından mağlup edilmesi (Ploşnik Savaşı,Ploşnik Osmanlı’nın Rumeli’deki ilk yenilgisidir.) ve Lazar’ın Osmanlı Devleti’ne karşı düşmanca tutumunu devam ettirmesi üzerine Osmanlı ordusunun büyük bölümü Rumeli’ye geçti.

ü Kosova Savaşı/1389

ü 1389’da I. Murad yönetimindeki Osmanlı ordusu, Lazar’ın başında bulunduğu müttefik güçleriyle Kosova’da karşı karşıya geldi.

ü Kaynak H/ Birinci Kosova Savaşı Sonuçlarından bahsediliyor: Kosova’da yapılan savaş Türklerin zaferiyle son bulurken (1) Sırbistan da Türklerin hâkimiyetine girer.  (2) Sırpların Türklere son meydan okuyuşudur. (3) Bizans’ın Balkan ülkeleriyle bağlantısını tamamen koparır.(4)  Bizans ortaçağ boyunca Balkanlar’ın tarihinde her zaman için var olmuştur. Bizans her ne kadar toprak kaybetmesine  rağmen, Bizans bu duruma hep geçici gözüyle bakmış ve eski topraklarını geri almak için mücadeleden hiçbir zaman vazgeçmemiştir. Bizans’ın Balkanların siyasi panoramasındaki görüntüsü ve etken rolü ön plânda yer alır. Ancak Kosova savaşından sonra 20. Yüzyıla kadar uzayan dönem ise, Türk hâkimiyetidir.

 

ü Kaynak I/ Başka kaynağa göre Kosova Savaşı: Sırplara karşı verilen 1389 tarihli Kosova Polye Muharebesi (Karakuşlar Sahrası), akabinde I. Murad öldürülmüş olsa bile, aslında Osmanlıların Balkanlardaki konumunu güçlendirdi. Sırp Kralı Lazar da bu muharebede ölmüştü; yerine geçen oğlu Stefan Lazarevic ise yeni Osmanlı Padişahı I. Bayezid’in vasalı, yani tabisi oldu. Kosova Zaferi artık Osmanlılarla ortak sınırı olan Macaristan’ı harekete geçirdi. Lakin Macaristan Osmanlıları durdurmaya kadir olamadı; 1396 senesinde Macar Kralı Sigismund’un emrindeki Haçlı ordusu Tuna kıyısındaki Niğbolu’da hezimete uğradı.

 

ü Sultan 1. Murat dönemi , Anadolu Türk siyasi birliğini kurma yolunda barış yolunu seçti.

1. Karamanoğullarına karşı Germiyanoğlu Süleyman Şah, kızını I. Murat’ın oğlu Yıldırım Bayezid ile evlendirdi. Bu evlilikle Kütahya, Simav, Emet ve Tavşanlı çeyiz olarak Osmanlılara geçti.

2. Hamitoğullarından para karşılığı toprak alınmıştır: Böylece Akşehir, Beyşehir, Yalvaç, Seydişehir (Isparta çevresi) alınır.

 

ü Yıldırım Bayezid (I. Bayezid) dönemi

ü I. Kosova Savaşı’nda şehit olan I. Murad’ın ardından oğlu Yıldırım Bayezid (I. Bayezid) tahta geçti.Bu taht değişikliğini fırsat bilen;

i. Doğu Romalılar Selânik’i geri aldı,

ii. Karamanoğulları Beyşehir’i ele geçirerek Eskişehir’e kadar ilerledi,

iii. Germiyanoğulları ise çeyiz ve miras yoluyla yoluyla Osmanlı’ya verdiği topraklarda yeniden hâkimiyet kurdu.

ü Yıldırım Bayezid bu durum karşısında Sırp hükümdar Stefan Lazarevic  ile anlaşarak onu vasalı yaptı ve Anadolu’ya hâkim olmak için büyük bir sefer düzenledi.

ü Bu sefer sonucunda Karamanoğulları (sonra ele geçirilecek,1397) ile ittifak kuran Saruhanoğulları, Aydınoğulları, Menteşeoğulları, Hamidoğulları ve Germiyanoğulları 1390 yılı başında Osmanlı idaresi altına alındı. Böylece Batı Anadolu’daki hâkimiyet alanını genişleten Yıldırım Bayezid, Doğu Roma’ya ve Balkanlara yönelerek fetihlere devam etti.

((Sultan  Yıldırım (I.)Bayezid dönemi, Anadolu Türk siyasi birliğini sağlamak için savaş yolunu seçti.))

 

 

Ankara Savaşı hemen öncesi Anadolu


ü 1394’te Selânik’i geri alarak sekiz yıl sürecek İstanbul kuşatmasını başlattı. Ayrıca Macaristan’a ve Venedik’in Balkanlarda hâkim olduğu bölgelere akınlar düzenledi. 1395’te Arnavutluk ve Bulgar Krallığı doğrudan Osmanlı Devleti’ne bağlanırken Eflak Prensliği de Osmanlı’nın vasallarından biri oldu.

 

ü Niğbolu Savaşı 1396

ü Nedenleri  (1) Osmanlıların Balkanlarda ilerlemesi ve  (2) İstanbul’u abluka altına alması Doğu Roma, Macar ve Venedik yönetimlerinde büyük bir endişeye neden oldu.  Macarların ve Venediklilerin öncülüğünde Osmanlı Devleti üzerine bir Haçlı seferi düzenlendi.  (3) Bu seferin asıl amacı Türkleri Balkanlardan tamamen çıkarmaktı.

ü 1396’da Niğbolu önlerine gelen Haçlı kuvvetleri Osmanlı ordusu tarafından büyük bir bozguna uğratıldı.

 

ü  Sonuçları

ü  (1) Osmanlı Devleti’nin hem Balkanlardaki hâkimiyeti güçlendi (2) hem de İslam dünyasındaki saygınlığı arttı. Kahire’de bulunan Abbasi halifesi, bu savaştan sonra Yıldırım Bayezid’e ”Sultan-ı İklîm-i Rûm (Roma İmparatoru, Rum Kayzeri demek daha doğru bir ifadedir, Okul kitabımızda Anadolu Ülkesinin Sultanı diye çevrilmiş )” ünvanını verdi. (3) Bulgaristan fethi tamamlandı.

 

ü Yıldırım Bayezid’in Anadolu Seferi’nin Timur’la savaşa ve Timur’a karşı Memluklarla ittifakın imkansızlığına etkisi: Osmanlılar 1397’de yapılan Akçay Savaşı’ndan zaferle çıkarak Karamanoğlu Beyliği’ne ait toprakları tamamen kontrolü altına aldı.  1398’de ise Kadı Burhaneddin Beyliği’nin hâkim olduğu topraklar ele geçirildi. Osmanlı kuvvetlerinin Memlûk topraklarına girerek Malatya ve Elbistan’a kadar ilerlemesi üzerine Osmanlı ile Memlûk devletleri arasındaki ilişkiler bozuldu. Bu durum, daha sonra iki devlet için de tehdit oluşturan Timur Devleti’ne karşı olası bir Osmanlı-Memlûk ittifakını engelledi. Yıldırım Bayezid’in Anadolu’daki Türk beyliklerini Osmanlı’ya bağlaması ve merkeziyetçi bir yönetim anlayışı benimsemesi nedeniyle imtiyazlarını ve topraklarını kaybeden bazı Türkmen beyleri, eski statülerine kavuşmak için Emîr Timur’un himayesine girdi.

ü Şu ana akadar gördüğümüz Osmanlı-Doğu Roma Savaşları:

1. Koyunhisar (Bafeon): Kazanılan zaferle Türklere İzmit yolu açılmış, Bursa’nın üç taraftan yolu kesilmiştir. İlk Osmanlı Bizans savaşıdır. Halil İnalcık’a göre Osmanlı bağımsızlığına kavuştu. (Osman Bey dönemi)

2. Dimboz :Osmanlıların  Bizanslıları yendikleri ikinci savaşıdır. (Osman Bey dönemi)

3. Palekanon (Maltepe;Gebze ): Bizans, Anadolu’da Osmanlıya bir daha saldırıya cesaret edemedi.İznik ve İzmit’in fethine zemin oldu.(Orhan Bey dönemi)

4. Sazlıdere:  Edirne fethedildi ve başkent yapıldı. Bizans’ın Avrupa ile bağlantısı kesildi. (I. Murat dönemi)

ü ANKARA SAVAŞI 1402- Savaşın nedenleri

ü Timur’dan kaçanların Osmanlı’ya sığınması ve sonucu: 1399’da Bağdat’ın da ele geçirilmesi üzerine Emîr Timur’dan kaçan Celâyirli Beyi Sultan Ahmet Celâyir ile Karakoyunlu Türkmen Beyi Kara Yusuf Osmanlı Devleti’ne sığındı. Bu durum, Yıldırım Bayezid ile Emîr Timur arasındaki anlaşmazlık ve rekabeti daha da artırdı. Bu süreçte (6) iki hükümdar birbirlerine hakaret dolu mektuplar yazarak bu düşmanlığı körükledi.

ü (1) Anadolu topraklarını ele geçirmek isteyen Emîr Timur ile (2) Osmanlı’nın Anadolu’daki hâkimiyetini güçlendirmek isteyen Yıldırım Bayezid arasındaki çıkar çatışması ve (3) cihan hakimiyeti meselesi, (4) Anadolu beylerinin Timur’a sığınması (5)Timur’dan kaçanların Osmanlı’ya sığınmasıiki devlet arasındaki ilişkilerin gerginleşmesine ve 1402’de gerçekleşecek olan Ankara Savaşı’na neden oldu.

 

ü TİMUR DEVLETİ (1369 - 1507): Emir Timur Kimdir? 1370’te Mâverâünnehir’de hâkimiyet kuran ve Semerkand’da hükümdarlığını ilan eden Emîr Timur, kurduğu devletin sınırlarını kısa sürede genişletmiş ve Türkistan’da büyük bir güç olarak ortaya çıkmıştı.  Hindistan’dan Anadolu’ya kadar uzanan geniş bir coğrafya üzerine çok sayıda sefer düzenleyen Emîr Timur, Altın Orda Devleti’ni ve Azerbaycan’ı hâkimiyeti altına aldı. Devletin kurucusu olan Timur, 1369 - 1405 yılları arasında yaptığı seferlerle, Harezm, Doğu Türkistan, İran, Azerbaycan, Hindistan Delhi sultanlığı, Irak, Suriye ve Altın Orda Devleti ile Osmanlı Devleti nin topraklarının bir kısmına hâkim olmuştur. Onun fetihleri, sonuçları açısından, Türk tarihini olumsuz etkilemiştir.

 

ü Kaynak İ/ Ankara Savaşı’nda Timur’un stratejisinden bahsediliyor:

ü Timur’un stratejisi hem siyasi hem askeriydi ve Bayezid’in Anadolu’da kurduğu hassas dengeleri bozmaya dayanıyordu.

ü Nitekim (1) 1390’da eski Germiyan, Saruhan, Aydın ve Menteşe Beylikleri, toprakları Bayezid tarafından ilhak edildikten sonra, Timur’un himayesine girdiler. Timur da o insanları kendi ordusunda önemli mevkilere getirdi. (2) Timur’un elçileri ayrıca Anadolu’nun aşiret reisleriyle görüşerek Bayezid’in ordusunda savaşan adamlarının muharebe alanında Bayezid’i terk etmelerini sağlamışlardı.  (3) Timur, savaş başlamadan önce su ikmal yollarını kontrol eden bir mevkiye yerleşmiş ve böylece Bayezid’in askerlerini muharebeden önce susuz bırakmıştı. Stratejisi başarılı oldu.

ü Kaynak J/Savaşın kaybedilme nedeninden bahsediyor

ü (1) Osmanlı ordusunun sağ kanadında yer alan ve Timur’un casusları vasıtasıyla taraf değiştirmiş olan Kara Tatarlar aniden Rumeli kuvvetleri üzerine ok yağdırır.  (2)Tatarlarla birlikte aralarında tımarlı sipahilerin de bulunduğu bir kısım Türk askeri Timur’un saflarına geçti.  Kanatları çözülen Osmanlı ordusu tamamen savunmaya geçti. (3)Timur merkezdeki Osmanlı piyadesinin direnişini kırmak için ihtiyatlarını ve yanında bulunan otuz kadar fili ileri sürdü.

 

ü Savaş: İki ordu arasında savaş, Ankara'da Çubuk ovasında yapıldı.  Sultan ve iki oğlu Musa ve Mustafa esir edildi. Timur  Şehzade Musa’yı kısa bir süre sonra serbest bıraktı ancak Mustafa’yı yanında götürdü.

ü Ankara Savaşı’nın sonuçları

1. Timur, Anadolu beyliklerini yeniden kurdurarak Osmanlı Devleti de dâhil hepsini kendine bağladı.

2. Anadolu’da Türk siyasi birliği bozuldu.

3. Osmanlı Devleti dağılma tehlikesi yaşadı.

4. Yıldırım Bayezid’in dört oğlu (İsa, Musa, Süleyman ve Mehmet) arasındaki taht kavgaları yüzünden Fetret Devri yaşandı (1402-1413).

5. Osmanlı’da yaşanan iç karışıklıklar, Bizans’ın siyasi ömrünün bir süre daha uzamasına neden oldu.

6. Osmanlı Devleti’nin Rumeli’deki ilerleyişi bir süre durdu.

 

 

Ankara Savaşı hemen sonrası Anadolu

 

ü Kaynak K/ Osmanlı’nın Balkanlarda kalıcılığına vurgu yapıyor: Balkan Yarımadası’nın tahrip edilen Hristiyan devletlerinin tekrar kurulması artık mümkün değildi: Liderleri ölmüş, aileleri dağılmış ve yönetici sınıfları sipahilerle değiştirilmişti; Stefan Lazareviç’e ait Sırbistan bile eski konumunu geri kazanacak güçte değildi.

 

ü Sayfa 133 Etkinliği: Osmanlı Devleti’nin Ankara Savaşı’nın öncesindeki ve sonrasındaki sınırlarını karşılaştırarak Anadolu ve Balkanlardaki değişimleri siyasi açıdan değerlendiriniz.

 

 

 

 

Fetret Devri /1402-1413:

ü Ankara Savaşı’ndan sonra Yıldırım Bayezid’in oğulları arasında büyük bir taht mücadelesi başladı. 1402-1413 yılları arasında şehzadeler hem kendi aralarında hem de Anadolu beylikleriyle mücadele etti. Kargaşa ve belirsizliklerle geçen bu on bir yıllık dönem, Osmanlı tarihinde Fetret Devri olarak adlandırıldı. Osmanlılar bu dönemde Balkanlardaki topraklarını büyük ölçüde korudu ancak Anadolu’da önemli toprak kayıpları yaşadı.

ü Emîr Timur, Ankara Savaşı’nda Yıldırım Bayezid’le birlikte esir alınan şehzadelerden Musa Çelebi’yi bir süre sonra serbest bıraktı, Mustafa Çelebi’yi ise Semerkand’a dönerken yanında götürdü. Osmanlı Devleti’nin toparlanmasını engellemek için de Anadolu beyliklerinin yeniden kurulmasına izin verdi. Ardından Yıldırım Bayezid’in oğullarını bulundukları bölgelerin hâkimi ilan ederek devleti bölmeye çalıştı. Musa Çelebi, Süleyman Çelebi, Mehmet Çelebi ve İsa Çelebi arasındaki taht mücadeleleri nedeniyle yaşanan ve Fetret Devri olarak adlandırılan bu dönem, 1413’te I. Mehmet’in tahta çıkmasıyla sona erdi.

 


1413-1421/ I. Mehmed: Osmanlı’nın Rumeli’deki otoritesini güçlendirdi ve Anadolu’ya yeniden hâkim olmak için seferler düzenledi.  İzmir Aydınoğulları’ndan alınarak Osmanlı topraklarına katıldı, Karamanoğulları yenilgiye uğratıldı, Hamidoğulları ve Candaroğulları ise Osmanlı hâkimiyetine alındı. Böylece Osmanlı Devleti’nin siyasi birliğini yeniden sağlayan I. Mehmet, “Osmanlı’nın ikinci kurucusu” olarak tarihe geçti.

 

1421-1440 /II. Murad dönemi: II. Murad Han, Balkan fetihlerine hız verdi. 1439’da Sırp Despotluğu’nun merkezi Semendire ele geçirildi ve Eflak Prensliği Osmanlı hâkimiyetini tanımak zorunda kaldı. 1440’ta  Osmanlı ordusu Belgrad’ı kuşatma altına aldı ancak fethetmeyi başaramadı.

 

1440-1443/Macarlar fırsattan yararlanarak saldırıya geçerler

ü Osmanlı Devleti’ni kendileri için büyük bir tehdit olarak gören Macarlar, János Hunyadi (Yanoş Hunyadi) komutasındaki bir orduyla Osmanlı’nın Balkanlardaki topraklarına girerek ilerlemeye başladı.

ü 1443’te Osmanlı kuvvetlerini yenilgiye uğratan Macar ordusu Sofya ve Niş’i ele geçirdi. Osmanlı Devleti‘nin başkenti Edirne’ye kadar yaklaşan Macarlar Osmanlı kuvvetleri tarafından güçlükle durduruldu.

 

1443-1444 II. Murad’ın faaliyeti:  

ü Karamanoğulları üzerine sefer düzenleyerek bazı topraklar ele geçirildi.Hem Balkanlarda hem de Anadolu topraklarında mücadele eden II. Murad Han, bu gelişmeler üzerine Macarlara barış teklifinde bulundu. 12 Haziran 1444’te Osmanlı Devleti ile Macar Krallığı arasında imzalanan Edirne-Segedin Antlaşması’yla (1) Sırp Krallığı’nın yeniden kurulması ve (2) her iki tarafın Tuna’yı aşmaması konularında karara varıldı.

ü  Aynı yıl içinde Karamanoğulları ile de bir antlaşma yapılarakonlardan  ele geçirilen yerleri (Beyşehir, Seydişehir, Akşehir ve Oklukhisarı ) Karamanoğulları’na geri verildi.

ü Edirne-Segedin AntlaşmasıBu antlaşma Osmanlı’nın Balkanlarda imzaladığı ilk antlaşma olup imzalanmasında II. Murad’ın Balkanlarda bazı savaşlarda mağlubiyete uğraması gösterilebilir.

 

 

1444-1446 II. Mehmet’in ilk saltanatı: II. Murad , Balkanlarda ve Anadolu’da güvenliği sağladıktan sonra tahttan çekildi ve yerini oğlu II. Mehmet’e bıraktı ( 1444). O dönemde on iki yaşında olan II. Mehmet’in Osmanlı tahtına çıkmasını fırsat bilen Macarlar, Edirne-Segedin Antlaşması’nı bozdu ve Eflak Prensliği’yle ittifak kurarak Osmanlı topraklarına girdi. Bunun üzerine Veziriazam Çandarlı Halil Paşa’nın ısrarıyla II. Murad tahtı bırakmış olduğu hâlde ordunun başına geçti ve  1444’te gerçekleşen Varna Savaşı’yla Macar-Eflak ordusunu ağır bir yenilgiye uğrattı. Bu savaşın ardından Osmanlılar Balkanlarda yeniden güç kazandı. II. Mehmet ise iki yıl daha tahtta kaldıktan sonra 1446’da babası II. Murad’a tahtı devretmek zorunda kaldı.

 

II. Murad (1. saltanatı 1421-1444 ve 2. saltanatı 1446-1451) , ikinci hükümdarlığı  döneminde barışçıl politikayı terk ederek Balkan fetihlerine yeniden başladı ve devletin sınırlarını genişletti. Macarlar ise Osmanlı Devleti’nin Balkanlardaki hâkimiyetine son verme konusunda hâlâ kararlıydı. János Hunyadi komutasındaki Macar ordusu, Sırp Despotluğu’nun topraklarına girerek burayı yakıp yıktıktan sonra Kosova’ya kadar ilerledi.  Osmanlı ordusu ile Macar ordusu arasında yapılan ve üç gün süren II. Kosova Savaşı sonucunda Osmanlı Devleti büyük bir zafer kazandı (17-20 Ekim 1448).

 

Kaynak L/ Sırp ve Macarların arasının bozulduğuna vurgu yapılıyor: Varna Savaşı’yla birlikte burada kazanılan başarı, ileride Balkanlar’da oluşması muhtemel yeni ittifak ve askeri yardımı engelleyici bir etki yaptı

 

Kaynak M/ İkinci Kosova Savaşı’nın Sonuçlarına vurgu yapılmıştır.

ü Avrupalılar, İkinci Kosova Muharebesi ve zaferi sonrasında (1)Osmanlı’yı kendi evinde yenemeyeceklerini ve Balkanlar’ı geri alamayacaklarını acı bir şekilde anladılar.

ü  (2) Siyasi ve askeri çabaları Osmanlı’nın Orta Avrupa istikametindeki ilerleyişini durdurma üzerine yoğunlaştı.

ü  (3) Osmanlı ordusu için de bir dönüm noktası oldu. Osmanlılar ilk defa tabur cengi ve ateşli el silahları gibi modern konvansiyonel taktik ve teknikleri hızlı bir şekilde düşmanlarından öğrenerek başarı ile uyguladılar. Bunları kendilerine özgü bir şekilde geleneksel süvari taktikleri ile harmanlayarak yaptılar. (4) Osmanlıların Balkanlardan çıkarılamayacağı anlaşılmıştır. (5) Balkanlı devletler savunmaya geçerken Türkler için taaruza geçme hız kazanacaktır.  

AKIL OYUNLARI FİLMİNİN ELEŞTİRİSİ

  Film Hakkında Kısa Bilgi:  Akıl Oyunları  ( A Beautiful Mind ), Nobel Ekonomi Ödülü sahibi Amerikalı matematikçi  John Nash’in  hayatına d...