11 Nisan 2026 Cumartesi

AKIL OYUNLARI FİLMİNİN ELEŞTİRİSİ


 Film Hakkında Kısa Bilgi: Akıl Oyunları (A Beautiful Mind), Nobel Ekonomi Ödülü sahibi Amerikalı matematikçi John Nash’in  hayatına dayanan 2001 yapımı bir Amerikan biyografik drama filmidir. Senaryosunu Akiva Goldsman’ın yazdığı   yazdığı filmin yönetmenliğini Ron Howard yapmışt
ır
. Sylvia Nasar’ın aynı   adlı 1997 yılında en çok satan Pulitzer Ödülü'ne aday gösterilen kitabından esinlenmiştir.  Filmde Russel Crow, Ed Harris ve Jennifer Connellly gibi oyuncular rol almıştır.

Akıl Oyunları normalden hızlı çalışan bir zihnin haddinden fazla düşündüğünde kullanıcısında bırakacağı enkazı anlatmak için  çekilmiş bir filmdir.

Film başlı başınca John’un zihin penceresinden sunulduğundan John’un zihin yapısını kritik etmeliyiz. John bilmediğimiz sebeplerle kazanmak üzerine bir kompleks edinmiş. Filmin başlarında ailesinin kendisini yetiştirmesi hakkında şu sözleri sarf ediyor “Farklı yetiştirilmiş olmama rağmen eğer istersem agresif olabilirim”.  Buradan anlayabiliriz ki ailesiyle yaşadığı birkaç şey sonucunda ilginç motivasyonlar edinmiş kendine. Kazanmak onun için olması gereken tek şey çünkü hayatın anlamını mantığı çerçevesine sıkıştırmış. Bu durum sebebiyle de kaybetmek ona göre değil, kaybedemez çünkü eğer kaybederse tutunduğu tek dalı kırılır ve kendisi de boşlukta yerle yeksan olur. Aslında sıradan bir insanın zihin yapısını nitelerken bile çok daha uzun paragraf yazarım fakat John Nesh kazanmaya şartlanmış bir zihinden ibaret.

Film üniversitedeki John ile başlıyor ve profesörün dilinden şu cümleler dökülüyor: “Savaşı Japonların şifrelerini çözen matematikçiler kazandı”. Bu cümleler esnasında kendine rakip gördüğü üniversite arkadaşının ona baktığını fark eder.

John bu bakıştan bariz şekilde rahatız olur. Rakip gördüğü adamın da tıpkı onun gibi kendisini rakip gördüğünü düşünür. Buradan şunu anlıyorum:  Siz dünyaya ne gözle bakarsanız onu öyle görürsünüz. Eğer birini rakip olarak görürseniz yarıştığınızı düşünürsünüz. Eğer birine aşıksanız ilişki içerisine oluğunuzu düşünürsünüz. Tıpkı güneş gözlüğüyle dışarı çıkan birinin havanın kapandığını düşünmesi gibi.  

John’un düşünceleri kehanete dönüşür ve yüksek ihtimalle sırf böyle düşündüğünden bahçede rakibiyle bir atışma yaşar. Kendince ufak bir şaka yapan adama tüm hayatının başkalarının düşüncelerinin izdüşümleri olduğunu, yaratıcılıktan uzak olduğunu kanıtlayarak karşılık verir. Rakibi bu komplekse sahip olmadığından sadece gülerek cevap verir fakat John durmak bilmez arkadaşlarıyla oyun oynayan adama hünerlerini kapıştırabilecekleri masa oyunu teklifi yapar. Rakibi artık dayanamaz ve damarına basarak kabul eder. Oyunu rakibi kazanır fakat John durumu kabullenemez, oyunda hile olduğunu öne sürer. Buradan şunu çıkardım: John zihninin gücünü o kadar uç bir noktaya koydu ki kaybetmesinin tek ihtimali hile yapmak. Hile yaptığını öne sürer fakat rakibi ona şöyle karşılık verir Kaybettin, ya bu sadece bu oyunla sınırlı kalmazsa? Ya aklına asla orijinal bir fikir gelmezse? Ya gerçekten kaybedersen?” Buradan da yukarıdaki çıkarımımın bir başka kanıtını buluruyorum. John’un en büyük korkusu kaybetmektir ve kaybetmemek için yaşar. Buradan da şunu çıkardım: Eğer John oyunda hile olduğunu düşünmek yerine nasıl yenildiğine odaklansaydı belki gelecek sefere kazanabilirdi. Yani asla kaybetmemeye çalışan süreci işkenceye, sonucu anlamsızlığının belgesine dönüştürürken her seferinde kazanmaya daha da yaklaşmaya çalışan ise süreci zevk aldığı bir seyre sonucu ise kaybettiyse neden kaybettiğini anlatacak bir rapor, kazandıysa sürecin meyvesi olarak görür. Sonuçlar başlangıçta her ikisinde de aynı olsa da sürecin farklılığının yaratacağı yıkıcılıkla er ya da geç sonuç da değişecektir. Siz siz olun daimî kazanan olmaya değil mutlak kazanan olmaya odaklanın.

Film ilerledikçe John’un hayali oda arkadaşıyla tanışırız. Bu arkadaş John’un zihninin

baskılanmış personasını (1) temsil eder. Hiçbir şeyin umurunda olmadığı, içinden gelen her şeyi yapmak istediği personayı. Daha oda arkadaşının hayali ve baskılanmış bir persona olduğunu anlamadan şu notu almışım: “John’un arkadaşının benden hiçbir farkı yok. Bu adam benim oyunbaz yanım”. Bu noktada zaten yazarın da aslında burada iki  farklı personayı resmetmeye çalıştığı ortaya çıkmış oluyor. Oda arkadaşının verdiği tavsiyeler bizim için çok değerli gelin onların birkaçına bakalım:

i. “O değil de ....... işini ne yaptın?” Bu noktada cama yazdığı formüllerle kendini kaybetmiş John’a kafasının dağılması için bariz bir teklifte bulunuyor. Çünkü onla olmayı seçen tek insan(kendisi) bile onun bu takıntılı durumundan sıkılıyor. Ayrıca filmin sonuna doğru kurulan bir diyalogda da John’un “Bazen ben bile bana katlanamıyorum” demesinden anlayabiliriz. Bu noktada fazla düşünen insanlarla diğer insanların ancak bir zorunluluk durumunda beraber olabileceklerini düşünmeye başlamıştım ki bu zorunluluktan bulunan insanın da gerçek bir insandan ziyade baskılanmış bir persona olması işleri çok daha karamsar bir noktaya çekti.

ii. Sorun dışarıda değil John, sorun her zaman çalıştığın yerde yani zihninde” Buradan şunu çıkardım: İnsanın zihni her daim göreceli bir bakış açısına sahiptir. En büyük zihinler bile genel gerçekliliğe sahip olma yetisinden yoksundur. Çünkü bulmaya çalıştıkları genel gerçeklik de kendi göreceli zihinlerinden çıkan argümanlar tarafından desteklenir. Tıpkı karikatürdeki gibi masanın iki ucuna oturmuş iki insan için ortada yazan sayı biri için 6 biri için ise 9’dur. Gerçeği öğrenmenin tek yolu masadan kalkmak ve yukarıdan masaya bakmaktır ki bunu yapan ya Yaratıcıdır ya da onun kutsadığı biri.  Yani demem o ki kutsanmış olma ihtimalinize karşın masadan kalkmayı bi deneyin belki kalkabilirsiniz. Bunu yapmak da o kadar basit değildir. Zihninizdeki bazı düşüncelerin tıpkı John’u katletmeye çalışan Rus ajanları gibi olduğunu fark ettiğinizde neye güveneceğinizi bir anlığına şaşırırsınız. Ne doğru, ne yalan, ne gerçek, ne sahte diye sorarsanız kendi düşüncülerinize. Hangisinin ne kadar gerçek olduğunu anlamak yapabileceğiniz en zor şeydir ki bunu John bile ancak filmin sonunda yapabildi. Kendi düşüncecilerine bir yabancı gibi yaklaşmak, “Hey, dur da bir bakayım gerçek misin sen!” demek çok zor bir şey. Resmen kendi zihninizi bölümlere ayırıp karantinaya almak bu. Ben bizzat bu durumdan şu şekilde kurtuldum: Zihnimi farklı personalara böldüm ve aralarından birini hakem tayin ettim. Bu hakem rasyonel personayla öfkeli personanın karışımı yani insan egosunun özü. Varlığını birebir olduğu gibi kabul eden, rasyonel gibi ihtimallerde kaybolmayan, öfkeli gibi gözü dönmeyen bir persona. Bu persona her bir düşünceyi aktif olarak denetliyor. Eğer hatalı bir düşünce oluşmaya başlarsa daha oluşma aşamasında kanıtlanamazsa anında durduruluyor, anında unutturulmaya çalışıyor. Zihin böyle böyle farklı personalara bölündüğünde kendi kendini denetleyebilir hale geliyor. Peki ben hiç gerçekliği kaybetmiyor muyum, kaybediyorum. Ne zamanlarda kaybediyorum, duygularımla oynandığında. Şunu öncelikle bir kabul edelim duygular düşünceleri, düşünceler hareketleri, hareketler yaşamı etkiler. Bu durumda eğer duygularımla oynanırsa düşüncelerimin dengesiyle oynanmış olur. Rasyonale hayal karışır, öfkeye sevgi karışır bu yüzden hakemin de kafası karışır. Kafası karışan hakem sağlıklı karar veremez bu yüzden de ne gerçek ne zihnimin ürünü anlayamam. Ayrıca buna benzer bir sözü John’un halisülayon olarak gördüğü bir başka personası da şu şekilde ifade eder “Yorum yapmak sadece izleyicilere mahsustur”. Buradan şunu anladım: “Ya hem oyuncu hem de izleyici olmaya çalışırsak?” “Ya kendini izleyici gibi izleyen bir oyuncu olursak?” John arkadaşının bu sözleri üzerine şunu söyler “Kaybedemem bu sahip olduğum tek şey!” Bu tekrar ve tekrar söyleyeceğim üzere kazanmaya şartlanmış bir adamın haykırışıdır.

iii. Hadi ama, oda arkadaşımın gerçekten kim olduğunu tanımak istiyorum! En azından bir bira”. Bu durumda John’un içten içe başkalarını saçma sıfatlar ve samimiliklerle değil de en saf en çıplak halleriyle tanıyıp o halleriyle dost/sevgili olmak istediğini anladım. Bu durum son derece anlaşılabilir çünkü yeteri kadar hızlı düşünen bir zihin tüm sahtelikleri fark edebilir ve sahtelik de hisleri yok eder. Etrafta zekasının yan etkisiyle hissizlik lanetiyle dolaşmak kötü olmalı. Bu samimi konuşma esnasında John oda arkadaşına “Dersler insanın zihnini bulandırır, yaratıcılığı katleder. Bu aksiyomları(2) kabul edemem, işin dinamizmini kapmalıyım” der. Buradan şunu anladım : Olması gerekenden fazla düşünen bir zihin aksiyomları kabul edemez her daim “Neden?” sorusuyla baş başa kalmak zorundandır çünkü nasılını bilmek zorundadır. Nasılını bilmediği hiçbir şeyi tam anlamıyla öğrenmiş saymaz ve tam olarak da bu noktada bilgi ediniminde aşırılıkla karşılaşırız. Bilgi asla son bulmaz. Bilgi edinme aşırılığında bir şeyi merak etmeye başladınız mı, sıradan bir insanı tatmin edecek bir cevap alırsınız. Fakat haddinden fazla düşünen bir zihin için bu sadece bir başlangıçtır. O öğrenmesi gereken bir nedeni öğrenmeye çalışırken öğrenilmesi gereken 5 neden daha çıkar ortaya. Bilgi edinme aşırılığı ile bilgi vadisine ulaşılmaya çalışılır. Bilgi vadisi öyledir ki her devre elemanlarının ince bağlantı uçları buraya bağlantılıdır. İnce bağlantı uçları buraya bağlıdır fakat 2 adım önünüzü göstermeyen sisler sebebiyle tüm vadiyi karış karış keşfetmek zorunda hissedersiniz. Bu sisler belirsizlik sisleridir. İnsanlığın şimdiye kadar keşfettiği tüm bilgi birikim bir sis olur da iner ciğerlerinize. Ne bu vadi keşfetmekle ne de bu sis içinize çekmekle bitmez. Ellerinizdeki ipler boynunuza dolanmış şekilde hareketsiz bulursunuz kendinizi. Edemezsiniz, isteseniz bile hareket edemezsiniz. Şimdiye kadar özgürlüğünüz olan bilgi şimdi bir düşmancasına ellerinizi ayaklarınızı dolamış daha neresinde olduğunuzu bile anlayamadığınız bir vadide kalırsınız. Aldığınız her nefeste sisin girmesiyle ciğerinize çöken ağırlık ağır ağır öldürür kalbinizi. Sevmeyi, nefret etmeyi, eğlenmeyi, üzülmeyi unutursunuz. Sadece siz, okunması gereken metinler, keşfedilmesi gereken formülle, kanıtlanması gereken aksiyomlar ve gece lambanız. Bundan ibaret kalırsınız ve bundan ibaret kalınca insan olmaktan çıkarsınız. Kalbinizi o vadiye terk eder gelirsiniz. Artık öğrenilmesi gereken bir şey gördüğünüzde mideniz bulanır, başınız ağrır, kalbiniz korkuyla çarpar. Bedeniniz resmen “Bize bunu yapma, dur!” diye bağırır. Siz ise şeytanla bir sözleşme yapar yolunuza devam edersiniz. Beden er ya da geç isyan eder ve kontrolü ele alır. Öğrenmekten uyuşmuş sinirlerinizi gevşetmek için çocuklar gibi çizgi film izlemek, göklerdeki bulutlara bakmak zorunda kalırsınız. Bu sıradan insanların pekâlâ yaptıkları aktivitelerdir fakat sizin pit stopa (3) çekilmiş F1 motorunuz bu dinlenme sırasında işkence çeker. Hem iyileşmek ister hem de durmak istemez. Bu durumda tamamen iyileşmeyi beklerseniz bir daha asla ayağa kalkamazsınız. İşin sırrı hazır hissedince değil hazır olmaya yaklaşınca ayağa kalkmak ayaktayken iyileşmeye devam etmektedir. Abimin dediği gibi “Yüzde yüzü bekleyen asla yol alamaz. Yüzde yetmişle yola çıkansa çoktan yüzde yüz yirmi olmuştur”.

iv. “Matematik seni asla mutlak hakikate götürmez!” İşte vadide kaybolan zihnin bilmesi gereken şey budur. Mesele ipin ucunu bulmak değil ipin ucunu çekerken bu süreci zevkli hale getirecek şeyler mesela bir dost veya eş bulmak. Ancak bu sayede oyun dengelenmiş olur. Ancak bu sayede vadideki sis ciğere çökmez.

v. Belli ki aran sayılarla insanlarla olduğundan çok daha iyi”. İşte işin kötü yanı da burada başlıyor. Bir yoldaşa en fazla ihtiyacı olan bu hadsiz olmasına rağmen iletişime geçme yeteneği de elinden alınmış. Bu durumu fark ettiğinizde anlıyorsunuz ki siz diğerlerinden farklı olarak en basit şeyi bile kan akıta akıta kazanmak zorundasınız. Asla kazanamayacağınızı kabul edip, küsüp geri de dönebilirsiniz veya kazanabilme umuduyla ellerinizi böğrünüzde tutarak koşmaya devam edebilir, son nefesinizi size nefes al diyecek birini bulmak için harcayabilirsiniz.

 

John arkadaşlarıyla takıldığı bir barda iki farklı kadınla göz göze gelir. İlk seferinde kadının yanına son derece yüksek bir egoyla gider fakat dili tutulur kalır. Bu sessizliğin sebebi John’un konuşmayı bilmemesi değildir. John her cümlesinin yaratacağı sonucu hesaplamaya çalışır ve o kısa sürede simülasyonlar içerisinde boğulur. O kadar çok olasılık hesaplar ki muhtemel en yanlış cümleleri art arda dizerek sonuca varmaya çalışır. En kısa yolu ister çünkü zihni sürece katlanamaz duruma gelmiştir. Tahmin edilemez olan insan faktörünün yarattığı kaosla dans etmeyi öğrenmektense ya hep ya hiç mantığıyla direkt bir teklif yaparak istediğini almaya çalışır ve haklı bir ret yer. Oysa sürece katlanabilir durumda olsaydı, insanlarla anladıkları dilden iletişim kurmaya çabalasaydı başarması kaçınılmazdı. Belki o kadınla olmazdı ama onu seven, onu onun gibi kabul eden bir kadınla beraber olurdu. Ikinci kadınla yapamadığı konuşmada bu durumu kanıtlar nitelikte. Kadına çözülmesi gereken bir problem olarak yaklaşır ve kadınla iletişime geçmediğinden de yaratacağı kaosu engellemiş olur. Teorik olarak devrim yaratacak bir teoriyi bir kadında bulur fakat o kadına karşı söylediği tek şey “İlham için teşekkürlerdir”. Aslında buradan da şunu anladım:  İnsanlar siz her ne kadar çabalarsanız çabalayın tahmin edilemez olarak kalacaktır. Eğer onlara çözülmesi gereken bir problem olarak bakarsanız asla bir insan gibi ilişkiye sahip olamazsınız. Öte yandan aradığınız ilham bir kadının saçının telinde bile olabilir, siz o ilhamın yayılabileceği şartları sağlayın, onu arayın. Eğer ne aradığınızı bilirseniz o ilham o kadının saçının telinde bile can bulabilir.

 John barda aldığı ilhamla yeni bir teori keşfeder ve bununla beraber de istediği yere kabul alır. Kabul aldığı yerde şifre çözümlemesi üzerine yoğunlaşır. Şifrelemeler üzerine çalışırken yaptığı keşfin yeteri kadar büyük bir sansasyon yaratmamasından kaynaklı saygın bir derginin kapağında tek başına olmaktansa üç  farklı bilimciyle beraber olduğunu görür ve sinirlenir bunun üzerine iş arkadaşları şunları der “Dahi ile en dahi arasındaki fark nedir ki Nash?” John ise şöyle cevap verir “Çok fark var!” Buradan yine hayatını akademik başarılarla sınırlandırmış bir insanın yaşadığı aşağılık kompleksini gördüm. Bu durumda olan insanlar için hayat bir  soru ve beş seçenekten ibarettir. Keşif duygusu sönümlenmiştir, gözerini hırs bürümüştür, istedikleri tek şey en iyisi olmaktır ve bunun için de hayatlarının anlamını bile heba ederler. John artık beklentilerini fiziksel dünyada tatmin edememeye başlar. Bundan dolaylı olarak hayal dünyalarında çok önemli biri olduğuna dair hayaller görmeye başlar. Buradan şunu anladım:  Eğer siz kendinizi siz yapamayacak bir şeyde ararsanız bulamazsınız. Bulmaya inat ederseniz de siz siz olmaktan çıkar bir deliye dönersiniz. Gidin size sizi hatırlatacak, bir çapaymışçasına sizi gerçekliğe çekecek birini bulun.

John o çapayı bir kadında buldu. Hayatta ondan daha farklı çözümlerle daha iyi sonuçlar alan bir kadına âşık oldu. Yaptığı hatayı kabul ettiği iki andan ikisi de bu kadına karşıydı ve ilk itirafı egosunu tatmin edercesine çıkmıştı ağzından “Bazen hayatta karşınıza gelecek problemlerin çözümlerinin sayısı birden fazladır”. Buradan şunu çıkardım: Bazen gördüğümüz o çözüm en iyisi değildir sadece bir anlığına bize öyle gelir. Diğer çözümlere imkânsız gözüyle bakmamalı, onlara da saygı duymalıyız.

John buradan dersini almadı çünkü derste anlattığı zor formülü çözdüğü iddia ederek

yanına gelen kadının çözümüne bakmadan “hatalı” dedi. Kadının çözümü bulduğuna ihtimal bile vermedi. Buna ihtimal vermedi çünkü zihninde birileri bu yalnızlığı rasyonalize etmişti. Diğer herkesin sığ olduğunu asla anlaşılamayacağını, ancak umudunu bir kenara bırakırsa kutsanmışlığının hakkını verebileceğini düşünmüştü. Ona zor gelen bu formülü bir gecede çözerek yanına gelen bu kadının hatalı olduğundan çok emindi bu yüzden. Fakat bir yandan da formülü bir günde çözmeye çalışıp sonuca bu kadar yaklaşmış olan birinin zihnine girmeye hakkı olduğunu isterse paylaşabileceğini düşündü. Kadının yaptığı teklifle de ilişkinin seyri evliliğe kadar kesinleşti. Kadın John’u çok seviyordu John da onu. Gittikleri davette John’un hayal gücünü sevdiği kadını eğlendirmek için kullanmasını aralarındaki sevginin huzura erdiği anı temsil eder. Her iki  taraf da sahip olduklarını karşı tarafın mutluluğunu sağlamak için kullanır ve ortaya samimi ve güçlü bir bağ çıkar. Buradan şu nu çıkardım: Kim veya ne oluğunuz önemli değil sizi siz gibi kabul eden bir hanımefendiyle olmalı, onunlayken de sahip olduğunuz her şeyi karşılıklı olarak birbirinizi huzura erdirmek için kullanmalısınız.

John ilişkisinin ilerleyen aşamalarında kız arkadaşıyla evlenmek ister fakat onun bunu isteyip istemediğine emin olamaz. Bu durumda yine oda arkadaşının yanına gider oda arkadaşı da John’a şöyle der “Şu hayatta tamamen emin olabileceğin hiçbir şey yoktur John. Emin olduğum tek şey bu”. Buradan şunu çıkardım: Tahmin edilemez insan faktörünün oluşturacağı kaosla baş etmenin tek yolu onla korkusuzca dans etmektir. Hiçbir şeyi hesaplamadan, hiçbir şeyi umursamadan, huzurla dans etmektir bunun yolu.

John yine de arkadaşının yaptığı açıklamadan emin olamaz. Bu soruyu bizzat kız arkadaşına sorar ve aralarında şu diyalog geçer:

-  "Evrenin sonsuz büyüklükte olup büyümeye devam ettiğinden emin misin?”

-  "Evet”

-    "Neden, bir kanıtın var mı? Gördün mü evrenin büyüdüğünü?”

Diyalogdan şunu çıkardım: İnsanlarla sağlıklı bir ilişki kurmak için bazen bazı şeyleri düşündüğümüz gibi kabul etmek ona göre davranmak gerekir. İnsanların düşüncelerini yüzdelere ayırıp farklı ihtimalleri hesaplayıp bu ihtimallerden korkarak hareket etmektense en mantıklı ve bariz ihtimalle hareket edip gerekirse rezil olmak gerekir. Aksi takdirde ihtimaller denizinde boğulmak kaçınılmazdır.

John hastaneden geldikten sonra hayatının anlamı olan düşer dünyasındaki işini kaybeder. Bu esnada koca bir anlamsızlık boşluğuna düşer ve eşine şöyle der “Ne yapacağım ben şimdi?” Karısı da şöyle cevap verir: “Çöpü çıkarabilirsin. Normal insanlar çöpü çıkarırken aldıkları havada anlam bulurlar”. John bunu kabul edemez fakat yine de buradan çıkarılabilecek bir mesaj vardır: Bazen hayatın anlamı anlam yüklemediğimiz şeylerde saklıdır. Yani demem o ki gerekirse barda bir sarışına veya evinizde beklettiğiniz o çöpe bir şans verin. John geçen zamanla hapları bırakır ve halüsinasyonlarıyla yüzleşmeye başlar. İlk yüzleşme eskiden rakibi gördüğü o üniversite arkadaşıyladır. Arkadaşının yanına gider durumu anlatır, arkadaşı duruma bizzat şahit olur ve iyileşmesi için elinden geleni yapar. Buradan şunu anladım: Her ne olursa olsun ayrıldığınızda iyi hatırlayacağınız dostluklar edinin. Kim bilir, belki de gün gelir yine bir yerlerde buluşursunuz.

John halüsinasyonlarla savaşmaya devam ettikçe derslere, insanlarla iletişime geçmeye başlar. Hatta bir profesöre şunu söyler: “Bakın ben esasında bir deliyim. Sürekli olarak halüsinasyonlar görüyorum ve onları ancak görmezlikten gelebiliyorum çünkü onlardan asla kurtulamayacağım”. Bu durumda aslında daha filmin yirmidördüncü dakikasında kazanıldığı zannedilen savaş tam da bu anda kazanılır. Saygıdeğer profesörler John’un önüne kalem koyarak ona itibar gösterirler. Gerçek itibarı yaratıcılığının yanında onun yan etkisi olan paranoyak şizofrenik halüsinasyonları alt ederek kazanır. Buradan şunu anladım: Hayat en iyi olduğun şeyle kazanmak değil en iyi olduğun şeyin sebep olduğu şeylere rağmen kazanmaya çalışmaktır. En iyi yanınızın aynı anda en kötü yanınız olduğunu ve bunla savaşmanız gerektiğini anlamaktır. Eeee gerçek kazananlar oyunu kuralına göre oynayanlardır. John Nobel töreninde kürsüye çıkar ve “Sevgi mantıktır” der. Buradan şunu çıkardım: Gerçek sevgi ancak siz bile kendinizden vazgeçtiğinizde sizden vazgeçmeyen bir kadından gelecek bir değerdir. Mantık da ancak bu sevginin topağında filizlenebilir.

 

MUSTAFA FURKAN SEVEN

 HŞDFL 10. SINIF ÖĞRENCİSİ

 

 


1. Bireyin toplum içinde kabul görmek için takındığı sosyal maske, dış dünyaya sunduğu rol veya "sosyal yüz"dür. Latince kökenli olup "karakter/maske" anlamına gelir.

2. Doğruluğu kanıtlanmaya ihtiyaç duymadan kabul edilen, diğer tüm önermelerin temeli olan apaçık ilkedir, apaçıklık.

3.  Formula 1 gibi motor sporlarında  araçların yarış sırasında lastik değişimi, teknik ayarlar veya onarım için pite (takım garajına) yaptığı hızlı ziyarettir.

AKIL OYUNLARI FİLMİNİN ELEŞTİRİSİ

  Film Hakkında Kısa Bilgi:  Akıl Oyunları  ( A Beautiful Mind ), Nobel Ekonomi Ödülü sahibi Amerikalı matematikçi  John Nash’in  hayatına d...