12 Mayıs 2020 Salı

SERMAYE VE EMEK



5. ÜNİTE: SERMAYE VE EMEK

·         Sanayi devrimi etkisiyle el emeğine dayalı üretimden makineleşmeye dayalı üretim modeline geçilmişti. Kırsal(köy) nüfus, giysileri için gerekli iplikleri kendileri üretirdi. Dokuma makinelerinin yaygınlaşmasıyla daha ucuza dokuma yapılarak kumaşlar elde edildi.Sanayileşme ile birlikte; usta-çırak ilişkisi yerine patron-işçi ilişkisi başladı. İşçi sınıfı çalışmalarında uzun mesai harcadığı için başka alanlarla ilgilenemez olmuştu.

Sanayi devrimiyle ortaya çıkan işçi sınıfı çok günde yirmi saate yakın çalışma saatleriyle adeta modern köle durumuna dönüşmüştü.





·         Yine tarımsal yöntemlerde eski-geleneksel üretim yerine makineleşme ve çiftçi uzmanlaşması, gübreleme faaliyetinin yaygınlaşması  üretimi artırmıştı.
·         Sanayi üretimine geçemeyen ülkeler yeterince üretim kapasitesine sahip olmadıkları için ithalatçı hale gelip tüketici toplum durumuna gelmişlerdi. Bu nedenle sanayide seri üretime ve tarımda makineleşmeye geçen ülkelerle kıyasla Osmanlı Devleti ağır ekonomik bunalıma girmişti.

Osmanlı Devlet’inde Sanayileşme Çabaları

·         Sanayileşen Avrupalı ülkelere karşı Osmanlı Devleti de kendince sanayileşme hamlesine girmeye çalıştı. Fakat bu nedenlerle Osmanlı sanayileşmesi başarısız olmuştur:

1.        Sermaye birikiminin yetesiz olması

·         Merkantilizm: İngiltere, Fransa, Hollanda gibi Avrupalu ülkeler “merkantilizm sistemi” anlayışına dayalı olarak ekonomilerini güçlendirmişlerdi. Bu anlayışa göre, milletin ve ülkenin refah seviyesi sahip olduğu para miktarına bağlıdır. Bu nedenle Avrupalı devletler, ithalatı (dışalım) kısıp ihracatı (dışsatım) teşvik ederek muazzam derecede sermaye biriktirdiler.Osmanlı Devleti “merkantilizm sistemi”nin tam tersi bir siyaset izleyerek ülke içinde bolluğu temin etmek için ithalatı (dışalım) serbest bırakmıştı. Zaten sermaye eksikliği yaşayan Osmanlı toplumu üretim çağına geçmemesine dayalı olarak üretimde diğer ülkelere bağımlı hale gelmişti.

Merkantilizm Avrupalı devletlerin zenginleşmesine neden olmuştur.

·         Osmanlı Devletinde Avrupa devletlerinde olduğu gibi ulusal sanayi gelişmemişti. Bu nedenle, Sadrazam Rami Paşa, yurt dışına çıkan dokuma hammaddelerinin ülkede işlenmesi konusunda fikir ileri sürse de bunda başarılı olamaz.

2.        Bilim ve teknolojide geri kalınması

·         Osmanlı Devleti Avrupa’daki bilim ve teknolojideki gelişmeleri ilk önceleri sadece askeri yenilgiler nedeniyle askeri alanda takip edebilmiş diğer alanlarda ise geri kalmıştı. Örneğin Avrupa’da tıp konusundaki başdöndürücü gelişmeler doğumlardaki ölüm oranlarını düşürmüş ve sanayileşmenin başında nüfusları hızla artmıştı. Askeri anlamda da nüfus gücünün önemi göreceli olarak büyüktür. Osmanlı Devleti’nde ise doğumlarda ölüm oranların yüksek olması zaten savaşların eksik olmadığı toplumda nüfus Avrupalı ülkelere göre yeterince artmamış ve hüküm sürülen topraklardaki egemenliğin sarsılmasında etkili olmuştur.
·         Avrupalı devletler ulaşım konularında yapılan ilerlemeler nedeniyle kolayca hammadelere ulaşmış ve ürettikleri ürünlerin pazarlamasında da ulaşım olanaklarını kullanmışlardı.
·         Osmanlı Devleti, tarım konularında ekstansif metot sayılan ilkel tarım tekniklerini kulanıyordu. Osmanlı’da konsolos (elçi) olarak görevli Palgrave’nin 1870 tarihli rapurunda şu ifadelere yer verir: Sulama, iklim, ve toprak koşullarına uygun tarımı kimse uygalamamış, tohumlar eski geleneklerde olduğu gibi elle savruluyordu. Toprağın sürülmesi için hayvanlara bağlı metal parçalarla yapılıyordu.

Eski ve modern tarım teknikleri


3.        Yetişmiş nitelikli personel eksikliği

·         Devlet tarafından kurulan fabrikaları yönetenler rekabetçi ekonomi modelini bilmemekteydiler, fabrikaları yönetecek yetenek ve tecrübelerinin olmamasını etkisiyle devlet bunu daha iyi yapabilecek gayrimüslimlere bu işi emanet etmişti.Bu konudaki nitelikli eleman ihtiyacı yurt dışından getirtilmiş bu da ülkeye büyük maliyete neden oluyordu.
·         Buna rağmen 1860’ta Islah Sanayi Komisyonu ile sanayi eğitimi verilmeye çalışılmış, gümrük vergisi artırılmak ve esnaf arasında şirketleşmeyi sağlama görevleri varsa da pek başarılı olamaz.
·         Nüfusun üretken olan kısmı savaşlarda asker olarak görev aldığı için üretim düşmüş bu da devletin vergi kaybına yol açmış sonuçta Osmanlı diğer ülkelerden dış borç almak durumunda kalmıştı.


4.        Geleneksel (ekonomi) düşünce biçimi
·         Devlet, uzun vadeli strateji üretemedi. Osmanlı’nın yaptığı yenilikler batının başarı kazandığı alanlarda yapmak yerine yükselme dönemine takıntılı

olarak kurumlar ıslah edilmeye çalışılmıştı.
·         Osmanlı ekonomisi, “ Talana dayanır, fetih ve ganimetlerle geçinilir, fetihler durunca devlet halkını sömürdü.” diye görüşler olsa da üretim kısıtlı olduğu için toplum kıt kanaat yaşıyordu.
·         Osmanlı Devleti, 18. yüzyılın sonlarından itibaren sanayileşme hamlesi gerçekleştirirler. Ancak gerçek fabrikaların kurulması 19. yüzyılın başında kurulmuştu. Çuha(bir çeşit mensucat, iplik), dokuma, basma, demir-döküm fabrikaları ile feshane(fes yapım), tophane(top yapım) ve tersaneler (gemi yapım)açıldı.
Bir dokuma fabrikası


5.        Osmanlı’nın diğer ülkelere vermiş olduğu kapitülasyonların etkisi

·         Sanayi devrimini tamamlayan İngiltere, Fransa’yı mağlubiyete uğratarak dünyada rakipsiz ülke haline gelmişti. Avrupalı ülkeler kendi ülkelerinde İngiliz mallarının ülkelerine girişini önlemek için önlemler almış, gümrük vergilerini artırmış ardında onlar da sanayileşmişlerdi. İngiltere bu nedenle hammadde v epazar arayışlarında gözünü Avrupa dışı ülkelere dikmişti. İngiltere bazen diplomasi bazen savaşla diğer ülkelere serbest ticaret antlaşmasını kabul ettirdi.
·         Osmanlı’da isyan eden Mısır valisi Mehmet Ali Paşa, Doğu Akdeniz’de İngilizlerin çıkarlarına aykırı olarak gittikçe güçlenmiş bu nedenle Osmanlı bu valisine karşı Rusya ve daha sonra İngiltere’den yardım almak zorunda kalmıştı. Osmanlı’nın bu zor durumunu kullanan İngiltere 1838 yılında bir çeşit serbest ticaret antlaşması sayılan Balta Limanı Ticaret Antlaşmasını imzalamıştır.

Balta Limanı Ticaret Antlaşması ( 16 Ağustos 1838) Sultan II. Mahmud döneminde Balta Limanı Konağı’nda imzalanmıştı. Buna göre;

1.        Osmanlı’nın İngiltere’ye verdiği kapitülasyonlar (özel ticaret ayrıcalığı) devam edecek,
2.        İngilizler, Osmanlı’dan sanyi ve tarım ürünü serbestçe alabilecek,
3.        Osmanlı devleti hammaddelerin ihracatına izin verecek,
4.        İngiliz tüccarlar Osmanlı ülkesinde ticaret yaparken iç gümrük vergisi ödemeyecek,
5.        İhracattan alına vergi %12, ithalattan alınan vergi %5 olacak

Balta Limanı Antlaşması’nın imzalandığı Balta Limanı Konağı

Balta Limanı Ticaret Antlaşması sonuçları

·         Bu antlaşmayla; Osmanlı sadece diğer ülkelerin hammadde ihracatçısı olmuş, gelişmiş ülkeler ürettikleri sanayi ürünlerini Osmanlı ülkesine çok düşük ithalat vergisiyle satabileceklerdi.  Böylece Osmanlı Devleti, üretimde dışa bağımlı hale gelmişti ve yerli tüccarın üstünde de ağır bir yük binmişti.
·         Bu antlaşmanın benzeri daha sonra Fransa, Norveç, İspanya, Hollanda, Danimarka ve Belçika ile de yapılmıştı.  Osmanlı Devleti, gümrük vergisinin azlığı ve Kırım Savaşı (1853-1856) etkisiyle ilk defa önce İngiltere’den dış borç almıştır.

Kapitalist Avrupa’nın sömürgeciliği
·         Avrupalı ülkeler Coğrafi Keşiflerle birlikte modern sömürgeciliğe başlamışlardı. Sermaye birikimi ve bilimdeki gelişmelerle sanayilerini tamamlayan ülkeler Osmanlı’nın yanında İran, Çin, Japonya gibi ülkelerin ve Afrika kıtasının  yer altı ve üstü kaynaklarını atalan etme yarışına girişmişlerdi. Bu ülkelerin verimli tarım alanlarını işletmiş, buralardaki liman ve demiryolu inşa etme haklarını kendileri alarak üretilen ürünlerin demiryollarıyla ülkelerine ulaşmasını sağlamışlardı.
·         Avrupalı devletler Osmanlı ülkesini yukarıda saydığım nedenlerle borçlandırarak bu borçlar ile ülkenin iç işlerine karışma imkanı kendilerinde görürken teknik üstünlüklerinin yanında misyonerlik faaliyetlerini de eksik etmediler

Ekonomiyi Düzeltme Çabaları

·         Balta Limanı Ticaret Antlaşması’nın getirdiği mali bunalım savaşların getirdiği masraflar ülke gelirlerinin azalmasına yol açmıştı.  Bu nedenlerle Osmanlı Devleti ekonomik durumunu düzeltmek için Sultan Abdulmecid döneminde (1839-1861) Kırım Savaşı (1853-1856) esnasında ilk defa 1854 yılında İngiltere’den olmak üzere dış borç almıştır. Böylece tarihte ilk defa Osmanlı borçlanmaya girmiş oldu. Devlet bu borçlara teminat olarak, Mısır gelirleri, Suriye ve İzmir liman gelirlerini göstermişti. Bu tarihten itibaret on altı defa daha borçlanılmış, borçlanmaya karşılık ülke gelirlerinin teminat gösterilmesi devleti “ipotek” altına sokmuştur.
·         Bu alına borçlar, plansız, kontrolsüz kamu harcamaları, lüks saray yapımı ve ordu ve memurlara ödenince devlet borcunu ödeyemez duruma düşmüştür. Osmanlı dış borçların yanında “esham-ı cedide” denilen senetlerle iç borçlanma yoluna gitmiş ancak devlet bütçe açığını yine kapatamamıştı. Böylece Osmanlı ekonomisi iflas etmişti.

Osmanlı Devleti’nde ilk borçlanma anlamına gelen kağıt para sayılan esham-ı cedit bir tür hazine bonusudur.


Osmanlı Maliyesinin iflası:
·         1875 yılı bütçe açığı 5 milyon liraydı. Ama aynı yıl devletin 14 milyon lira dış borç ödemesi vardı. Bunun neticesinde sadrazam Mahmud Nedim Paşa, padişahın (Sultan Abdulaziz) izniyle Kararname ile dış borç taksidinin yarısının nakit olarak ödeneceğini diğer yarısının %5 faizle beş yıl vade uygulanacağını karara bağladı. Bunun için yukarıda söylediğim teminatlar (vergi gelirleri) gösterildi.  Avrupalıların tepkisine yol açtı. Başa yeni geçen Sultan Abdulhamid II, borçların ülkelerden değil şahıslardan alındığını söyleyerek biraz zaman kazandı.
·         1880 yılında alacaklıların temsilcileriyle yapılan görüşmeler sonucunda “Muharrem Kararnamesi” yayınlandı.
·         Buna göre Maliye bakanlığından bağımsız “Duyûn-u Umumiye İdaresi” kuruldu. İdarenin üyelerini; İngiltere, Fransa, İtalya, Avusturya, Almanya, Osmanlı ve Galata bankerlerini temsil eden 7 kişilik konsey oluşturmaktadır.
·         Bu kurum Osmanlı’nın; tuz, tütün, damga, pul, içki ve balık gelirlerini kontrol edecekti. Ancak böylece Osmanlı’nın vergi gelirlerine de el konulmuş oldu. Duyûn-u Umumiye İdaresi, başlarda yalnıca vergi gelirlerini toplamış daha sonraları sanayi ve ticarette yatırımlar yaparak devletteki etkinliğini artırmıştı. II. Abdulhamid döneminde de alınan dış borçlar ülke ekonomisinin kademeli olarak alacaklıların kontrolüne girmesine yol açtı.


 
Günümüzde İstanbul Lisesi olarak kullanılan Duyûn-u Umumiye İdaresi binası

Milli Ekonomi Politikası
·         Osmanlı ülkesi; yapılan ticari antlaşmalar, kapitülasyonlar ve aldığı dış borçların etkisiyle dışa bağımlı hale gelmişti. Gayrimüslim girişimcile ve yabancı yatırımcılar ülke ekonomisi konusunda yetkili kılınmıştı. Galata bankerleri ve İstanbul özel bankacıların hiçbiri Türk değildi. Nüfusun çoğunluğunu oluşturan Türk ve Müslmanlar sermaye ve üretimin sadece %15’ini elinde bulunduruyordu. Üretim ve sermayenin %85’i Rum, Ermeni ve Musevilerin elindeydi. Yusuf Akçura, Türk toplumu sermayedar sahibi bir burjuv aoluşturmazsa devlet olarak var olmaya devam etmeyecek demiştir. 20. yüzyılın başında İttihatçılar,Milli İktisat adı altında sermayenin Türklerin eline geçmesine çalışmıştır. Ancak Dünya savaşından ülkenin yenik çıkması ve ittihatçıların ülke dışına kaçması nedeniyle Osmanlı ülkesinde Milli İktisat amacına ulaşamamış Milli ekonomi politikası cumhuriyet döneminde gerçekleştirilecektir.




4 Mayıs 2020 Pazartesi

İSLÂM MEDENİYETİ



İslam Medeniyetinde İlim ve Eğitim Kurumları

·         İslam Devleti’nin  bir ilim medeniyeti olduğuna kanıt olarak; Çin’de icat edilse de kâğıt ve mürekkebi Orta Çağ’da en iyi şekilde kullanmış olması gösterilebilir.

·         Abbasiler döneminde Semerkant’ta754 yılında dünyanın ilk kâğıt fabrikası kurulmuştur. Harun’un oğlu Me’mun döneminde 830 yılında Beyt’ül Hikme (Akademi evi) kurulmuş olsa da akademinin bazı tarihçilere göre daha erken dönemde Halife Mansur (754-775) döneminde oluşturulmuş olduğunu söylerler.


Beyt’ül Hikme (Akademi evi)

Temsili Resim: Beyt'ül Hikme'de dşşünürler

·         İslam devletinin sınırlarının Çin sınırından Atlas Okyanusu’na; Hint Okyanusu’undan Anadolu steplerine kadar uzanmaktaydı. Bu nedenle Arap Müslümanlar, başta Yunan, Helen, Mısır, Hint, İran ve Süryani medeniyetlerini yakından tanıma fırsatı edindiler.

·         Bu medeniyetlerin yerel dillerinde yazılan eserler Arapça’ya çevrilmeye başlanmıştı. Aslında çeviri faaliyetlerine Emeviler döneminde başlansa da bunun sistemli hale getirilmesi Abbasiler döneminde olmuştur.


Dönemin en ünlü iki çevirisi şunlardı:

1.       Ünlü filozof Aristotales’in Oraganon (mantık ve felsefe kitabı)adlı eseri Yunanca’dan

2.       Beydeba’nın Kelile ve Dimne (aslı Santkritçe olan Fabl türü kitap) eseri Farsça’dan 

·         Çeviriler bunlarla sınırlı kalmamış tıp,astronomi, felsefe, matematik ve coğrafya bilimlerinden çeviriler yapılmaya devam edilmiş; bu arada hiçliğin göstergesi sayılan 0 (sıfır) rakamını Hitlilerden öğrenen Araplar bunun bir sayı olduğunu ve hesaplarda ilk defa kullanan toplum oldular. Sıfır sayısının kullanımı abaküsçü denilen kişiler bazı Avrupa ülkelerinde yasaklasansa da 0 (sıfır)’ı kullananlara cebirciler dendi ve bilim kazandı.

·         Beyt’ül Hikme (Akademi evi)’nin tam bir akademi olması Me’mun döneminde olmuştur. Akademinin başında bulunan müdüre “Sahib’ü Beyt’ül Hikme(Akademi Sahibi) denilirdi.

Kütüphane

·         Yukarıda anlatılan çevirilerle sayısız kitaplar için kütüphaneler kurulmuş özellikle 794’te Bağdat şehrinde de kağıt fabrikasının oluşturulması basılı kitap sayısının artmasına etki etmiştir. Büyük Selçuklu’nun veziri (bakan) Nizamülmülk (Mülkün düzeni), Bağdat’ta kendi adıyla anılan kütüphane ve medrese (okul) açmıştır.

·         İslam medeniyetinin kültürde en ileri merkezlerinden birisi de İspanya’da Kurtuba şehriydi. Kurtuba’da Endülüs Emevileri dönemin en büyük kütüphanelerini kurmuşlardı. Endülüs Emevi hükümdar II. Hakem(961-976), döneminde yüzbinlerce cilt kitap bulunan kütüphanesi vardı.


Camiler

·         Hz Muhammed döneminde (622-632), mescit (ibadet yeri) olarak inşa edilen “Mescid-i Nebevî(Peygamber mescisi)” aynı zamanda bir ilk okuldu. Yine Hz Muhammed döneminde Müslümanların topandıkları bir yer olan “Eshabı-ı Suffe(gölgelik dostları”de ders veren muallimler (öğretmenler) görevliydi.

·         Bu gelenek İslam toplumlarında camilerin yanında ders verilen yerlerin kurulmasına örnek olmuştu. Bu örnekten hareketle; Mısır’da  el Ezher (çiçek), Şam’da Emevi, Bağdat’ta Mansur, Endülüs (İspanya)’te Kurtuba camileri aynı zamanda üniversite niteliğinde sayılırdı.

Endülüs döneminde cami olarak yapılan Kurtuba Katedrali

 Medreseler (Eğitim verilen yer)

·         Abbasilerden itibaren yaygınlık kazanan cami dışı eğitim veren okullarıydı. Bu kurumlar; orta(lise) ve yüksek(üniversite) dereceli okullarıydılar. Medreselerde masraflar ya devlet tarafında ya da vakıflar tarafından karşılanırdı. Medreselerde görevli öğretmenlere müderris, müderrisin yardımcılarına mu’îd denilirdi. Farabi, İbn Sina, Gazali gibi kişiler görev almıştı.

·         Medreselerden mezun olanlara icazetname(diploma) verilirdi. Medreselerde görülen din derslerinin yanı sıra; felsefe, mantık, astronomi, coğrafya , matematik, geometri gibi dersler de vardı.

·         Bu medreselerin yanında uzmanlık alanları olan; dar’ül hadis(hadis medresesi), dar’ül kurra(Kur’an okuma medresesi), dar’ül hendese (geometri medresesi) ve dar’üt tıp (tıp medresesi) gibi okullar da vardı.

İslam Âlimleri

·         Abbasilerden itibaren VIII. yy dan itibaren İslam Rönesans’ı denilen büyük bir aydınlanma ve kültürel gelişme dönemi yaşandı. Yunan filozof Aristoteles’in insanın düşünen varlık olduğu tezini bir adım ileri taşıyarak insanın ilahi bir görünümle yaratılmış olması yanında sorumluluk sahibi olması nedeniyle diğer canlılardan ayrıldığını söylediler. İnsanın diğer varlıklardan üstünlüğünü koruması için bazı ödevleri olduğunu savundular. Bu sorumluluğun başındadüşünmek” eylemini buldular.

·      Bilmlerin çeşitlenmesi nedeniyle alimler bilimleri sınıflandırma yoluna gittiler. Özellikle Farabi; “İhsaül Ulûm(İlimlerin Sayımı)” eserinde bilimi ve bilgiyi sitemli hale getirmeyi amaçlarken mantık bilimini bilimlerin merkezine koymuştur. Yine  Farabi Medinetü’l-Fazıla(Erdemli Şehir) eserinde hayalindeki devlet yönetimini anlatır.

Dönemin en büyük bilgini Farabi (Muallim-i Sani)

FARABİ (870-950)

·         Felsefe dünyasında muallim-i Sani (ikinci öğretmen) olarak bilinen filozof Aristoteles (birinci öğretmen)’in en iyi yorumcusu kabul edilir. Kanun adı verilen müzik aletini icat etmiştir.

·         Üç önemli eserleri şunlardır:

1.       İhsaül Ulûm(İlimlerin Sayımı) eserinde bilimi ve bilgiyi sitemli hale getirmeyi amaçlarken mantık bilimini bilimlerin merkezine koymuştur.

2.       Medinetü’l-Fazıla(Erdemli Şehir) eserinde hayalindeki devlet yönetimini anlatır.Hükümdarı, insan vücudunun en önemli organı olan kalbe benzetir.

3.       Kitabu’l Musıki’l Kebir: Müzik ile matematik arasında ilişki kurarak müziği bilim yapmaya çalışmıştır.



İBN SİNA (980-1037)

·         Tıp biliminde dönemin en büyük bilgini sayılmaktadır. “Ktabü’i Şifa” ve “el Kanun fi’t Tıp” eserleri vardır. “el Kanun fi’t Tıp” eseri Tıp fakültelerinde altı yüzyıl boyunca ders kitabı okutuldu. Avrupa’da Avicenna adıyla meşhur olmuştur.

 

GAZALİ (1058-1111)

·         Aklın dine aykırı olmadığını düşünmekle birlikte gerçeğe ancak imanla ulaşılabileceğini savunur. Aklı öne çıkaran Aristo, Farabi ve İbn Sina gibi ilim insanlarını eleştirmiştir.

·         “Tehafütü’l Felasife(Filozofların tutarsızlıkları)” eseride bu bilim insanları tutarsız olmakla eleştirir. Bağdat’ta Nizamiye medresesinde müderrislik yapan Gazali’nin “İhyâü’l Ulûmi’d Din(Dini ilimlerin canlandırılması)” eserinde ahlaki öğütler vermişti.

 

İBN RÜŞD (1126-1198)

·         Felsefenin dinle bir bütün olduğunu ve Gazali’nin“Tehafütü’l Felasife(Filozofların tutarsızlıkları)” eserine cevap olarak yazdığı “Tehafütü’l Tehafüt(Tutarsızlığın tutarsızlığı)” eserinde felsefenin dinden uzaklaştırılmış olmasından dolayı Gazali’yi eleştirir.

·         Batı dünyasından “Averros” olarak tanındı. Düşünceleri XIII. yy da akılcı felsefe akımına dönüştü. Bu akım “Latin İbn Rüşdcülüğü” olarak Skolastik felsefe karşısında yer alacaktır.

 

HAREZMİ (780-850)

·         Dönemin astronomi, coğrafyacısı ve matematikçisidir. Matematikte sıfırı(0) kullanan ilk kişi kabul edilmekle birlikte sıfırı daha önceki dönemlerde Babilliler ve Hintliler de bilmekteydi. Fakat, sıfır yazılırken boşluk bırakılması işlemlerde karışıklığa yol açıyordu.

·         Harezmi bulmuş olduğu sembolle sıfırın mucidi kabul edilmektedir. Matematikte problem çözme kuralları anlamındaki algoritma terimini  Harezmi’nin Latince söylenişi algorizm sözcüğünden türetilmiştir. Harezmi’nin kullanmış olduğu onluk sayı sistemini Avrupalılara öğreten kişi  İtalyan ünlü matematikçisi Fibonacci olmuştur.

 
Cebir biliminin kurucularından Harezmi

İslam Medeniyetinde Ekoller

·         Müslümanların hüküm sürdüğü toprakların genişliği ve farklı medeniyetlerin etkisi nedeniyle hem İslami hem de kültürde farklı yorumlar ortaya konmuştur:

1.       Meşşaîyye ekolü: Derslerini Aristoteles gibi yürüyerek anlattıkları için yürüyen anlamında Meşşaîyyun denildi.Düşünmeye, mantığa ve araştırmaya önem veren ekoldur.Temsilcileri; Farabi, el Kindi, İbn Sina ve İbn Rüşd’dür

2.       Maturidiyye ekolü: Adını kurucusu el Maturudî’den alır.Buna göre İnsan fiillerini yapıp yapmamakta serbesttir. Peygamber ve akılla insan iyi ve kötüyü ayırma kabiliyeti vardır.

3.       Tabîiyyun ekolü: Dünya’nın yoktan var edildiğini güçlü biri tarafından yöntildiğini savunan görüştür. Temsilcisi Ebu Bekir Zekeriyya Razi’dir.

4.       Mu’tezile ekolü:Ayrılıp köşeye çekilen anlamınsa gelir. İnsanın iyi ve kötü davranışlarının sebebinin Allah değil insanın kendisi olduğunu savunan görüştür. Davranışın sebebinin Allah olması adaletle bağdaşmayacağını savunurlar.

5.       Eş’ariyye ekolü: Adını kurucusu Ebu’l Hasan Eş’ari’den alır. İyilik, kötülük ve adalet kavramları Allah’ın emir ve yasaklarıyla anlam kazandığını savunurlar. Bu yüzden Allah’ın emrettiği davranışların iyi, yasakladığı davranışlar kötüdür.

İslam Medeniyetinde Sanat:

·         İslam sanatı ilk dönemlerde dini ilkeler çerçevesinde şekillenmiştir. İbadetler için mescit ve camiler; temizlik için çeşmeler, çeşmeler, su kemerleri ve darüşşifalar; ticari faaliyetler içi kervansaraylar inşa edilmiştir. Mimari en gelişmiş şehirler yine Şam, Bağdat, Kahire, Kurtuba ve Gırnata’dır.

·         İslam medeniyetinde mimariye bağlı olmak üzere çeşitli süsleme sanatları da gelişmişti.

1.       Hat: Mimari eserlerin duvarları güzel yazılar ile süslendi.

2.       Tezhip: El yazması Kur’an ve diğer kitapların cilt ve iç sayfa süslemelerine denir.

3.       Minyatür:  İnsan resimleri hoş karşılanmazken küçük resimler yapılırdı. Divan toplantıları, zafer kutlamalarını anlatan resimlerdir.

4.       Ebru: Kitreli yoğun suyla yapılan bir süsleme sanatıdır.

5.       Kümbet ve Türbe: Önemli kişilerin mezarlarına verilen ad olup bir çeşit anıt mezardır.


3 Mayıs 2020 Pazar

TOPKAPI SARAYI VE DİVAN-I HÜMAYUN



TOPKAPI SARAYI

Osmanlı Devletine ve padişahlarına yaklaşık dört asır boyunca hizmet veren bu sarayın yapımına Fatih Sultan Mehmed (II. Mehmed)  döneminde(1451-1481) başlanmış,  II. Mehmed’den sonra gelen her padişahın ilave ettirdiği yapılaşmayla günümüz haline dönmüştür. Topkapı sarayı sadece bir ev değil aynı zamanda bir küçük şehir gibiydi.

Resim1: Topkapı Sarayı’nı inşa ettiren Fatih Sultan Mehmed


Fatih Sultan Mehmed devletin merkezini Edirne’den buraya getirmişti. Bu sarayda, geniş avlular, köşkler, kasırlar, camiler, devlet daireleri,kütüphaneler, koğuşlar, mutfaklar, çeşmeler ve bahçelerden oluşmaktaydı.
Saraya denizden ve karadan ulaşılması için kapılar inşa edilmekle beraber sarayın etrafında surlar da vardır. Diğer ülkelerden gelen elçi kabulleri, padişahın göreve başlangıcının töreni olan “Cülüs töreni”, hakkını aramak isteyenler de burayı  en yüksek mahkeme gibi görüp padişah ve devlet yöneticilerinden haklarını arayabilirlerdi.

Topkapı Sarayı’nın üç kısmı vardır:
1.       Enderun (İç Saray)
2.       Birun (İç Saray)
3.       Harem

Enderun (İç Saray)
Topkapı Sarayı padişahın ikamet ettiği yer olmasının yanı sıra devlet adamı yetiştiren bir okul olma özelliği de vardır.

İç Sarayda yer alan Enderun Mektebi, devşirme sistemine dayalı olarak toplanan çocuklardan zeki ve yetekli olanlarının alınıp yetiştirildiği okuldur. Enderun’da yetiştirilen öğrenciler yetenekleri doğrultusunda sadrazamlığa kadar yükselebilirlerdi.

Sokollu Mehmed Paşa, Pargalı Damat İbrahim Paşa, Mimar Sinan en meşhur Enderun mezunlarıydı.

Enderun’da büyük oda, küçü oda, seferli odası, doğancılar odası, kiler odası, hazine odası ve has oda olmak üzere yedi kısmı vardır.

Birun (Dış Saray)

Sarayın Bab-ı Hümayun(Sarayın giriş kapısı) ile Babüssaade(Hareme giriş kapısı)  kapıları arasında yer alan kısmıdır. Bu kısımda; padişah hocası, hekimbaşı, göz hekimi, hünkar imamı gibi ilmiye sınıfı üyeleri; şehremini (İstanbul belediye başkanı), darbhane (merkez bankası müdürü) ve arpa eminleri (emekli işlerini yürüten) gibi kalemiye üyeleri ve altıbölük halkı denilen Kapıkulu askerlerinin süvari olanları da bulunurdu.


      Resim 2:  Bab-ı Hümayun (Sarayın giriş kapısı)

     

Harem
Girilmesi yasak anlamına gelen kelime olup padişahın özel hayatının geçtiği kısımdır. Bunun yanında devşirme sisteminden gelen cariyeler (kadın köle); kalfa denilen eğiticilerin sıkı disiplini altında okuma yazma, dikiş nakış,dini bilgiler ; yetenekleri doğrultusunda müzik ve sofra hizmetleri dersleri verilirdi. Bu derslerin verilmesi Haremin kadınlar için bir saray olduğu anlamına gelip bu işlerden sorumlu olan kişi harem ağasıdır.

    Resim 3: Topkapı Sarayı üstten görünüş




DİVÂN-I HÜMÂYUN

Osmanlı Devleti’nde devleti işlerinin görüşüldüğü meclise “Divanıhümayun” denilirdi. Osmanlı’da ilk Divanıhümayun, Orhan Bey döneminde toplanmıştır. Fatih dönemine kadar hemen hemen her gün toplanan divan bu devirden itibaret haftada dört defa toplanmaya başlanmıştır.




Yine Fatih Sultan Mehmed döneminden itibaren bu meclise Sadrazam (vezir-i azam) başkanlık yapmaya başladı. Padişahlar ise bazen toplantıya katılmakla birllikte bazen toplantıları divanın üst tarafında yer alan kafes dedikleri yerden takip ettikleri de olmuştur. Bu durum, sadrazamların etkinliklerini artırmış ve divanlar sadrazam konakları olan Bab-ı Âli (yüksek kapı)’de toplanya başlanmıştır.

Resim 4: Osmanlı sadarazam konak kapısı Bab-ı Âli
Divanıhümayun görevleri nelerdir?
1.       Bu günkü Bakanlar Kurulu, Danıştay ve Yargıtay işleri vardır.
2.       İdari (yönetim), askeri, hukuki (adli), mali (ekonomik) konular görüşülüp karara bağlanırdı.
3.       Yargı kararların son karar verici olma görevi de vardır.

Divanıhümayun üyeleri
1.       Sadrazam (Vezir-i Âzam):
·         Padişahın mutlak vekili ve onun mührünü taşıyan kişidir.
·         Hükümet işlerini padişah adına yürütür.
·         Fatih’ten itibaren divan toplantıların abaşkanlık eden sadzaram idari ve askeri atamalar yapardı.
·         Sefere çıktığı zaman “serdar-ı ekrem”unvanıyla başkomutan vekili olurdu.
·         Ayrıca başkent olan İstanbul’un yönetiminden de sorumludur.

2.       Vezirler (Devlet bakanları):
·         Orhan bey döneminde oluşturulmuş bu makam I. Murat döneminde sayıları artmaya başlayınca en kıdamlileri sadrazam (vezir-i azam) olmuştu. Sayıları artan vezirlerin Topkapı Sarayı’nda olanlarına “Kubbealtı” vezirleri denirdi.
·        
Bu görevliler, sadrazamın verdiği görevleri yerine getirmekle yükümlüydüler.

Resim 5: Divanıhümayun temsili toplantısı

3.       Kazasker:
·         Adalet ve eğitim işlerinden sorumludur.
·         Kadı (hakim) ve müderris (pröfesör, öğretmen) atamalarından sorumludur.
·         Taşrada kadıların çözemediği davalara da bakardı

4.       Defterdar
·         Mali alanlardan sorumlu kişidir. Devlet gelirlerinin harcamaya dönüştürülmesi görevi vardır.
·         Para basımına padişahın oluruyla karar veriridi. Defterdar sayısı Rumeli (Balkanlar) ve Anadolu olmak üzeri iki tanederi. Rumeli defterdarı daha üstün kabul edilirdi.

5.       Nişancı
·         Padişah adına her türlü ferman ve berata padişah imzası olan tuğta çekerdi.
·         Fethedilen yerlerin arazilerini “tahrir” denilen deftere kaydetmekle görevliydi.
·         Kanuni Sultan Süleyman’dan itibaren tımar topraklarının düzenlenmesinden de sorumlu olmaya başladı.

6.       Şeyhülislam (İstanbul müftüsü)
·         Divanın asli üyesi olmayıp ihtiyaç duyulduğunda toplantıya çağrılır ve ilmiye sınıfının başı olarak divan kararlarının dine uygun olup olmadığına karar veririd. Bu kararlarına” fetva” denilirdi.

7.       Reisülküttap
·         XVII. yy kadar Divanın asli üyesi olmayıp Nişancıya bağlıyken devletler arası ilişkilerin önem kazanmasıyla birlikte dış işlerinden sorumlu olmaya başladılar.
·         Nişancıya bağlıyken berat ve fermanların yazılması görevleri vardı.


8.       Kaptanıderya
·         Kanuni Sultan Süleyman’dan itibaren divanın asli üyesi olmuştur.
·         Osmanlı’nın denizcilik işlerinden sorumlu olup dönemin deniz kuvvetleri komutanıdır. Tersane işlerine bakar donanma (deniz kuvvetleri) çalışmalarını yürütürdü.

9.       Yeniçeri Ağası
Askeri konularda gerekli görüldüğünde Divana çağrılan Kapıkulları askerlerinin komutanıdır.
Kapıkulları askerlerinin isteklerini ileten ve İstanbul’un güvenliğinden de sorumluydu.

AKIL OYUNLARI FİLMİNİN ELEŞTİRİSİ

  Film Hakkında Kısa Bilgi:  Akıl Oyunları  ( A Beautiful Mind ), Nobel Ekonomi Ödülü sahibi Amerikalı matematikçi  John Nash’in  hayatına d...