11 Haziran 2020 Perşembe

SÜMERLER (4500-1750)


SÜMERLER (4500-1750)
Mezopotamya’nın ilk sakini olan insanlar Sümerlere ilham vereceklerdi. Sümer tabletlerinde bu toplumdan söz edilir, hatta Fırat ve Dicle nehirlerine İdiglad ve Buranun derlerdi.

Mezopotamya


Sümerler, 7500 yıllarından itibaren Kafkasya’dan bölgeye gelip yerleşmiş oldukları yüksek ihtimaldir.  Daha önceleri Sümerlerin Hindistan’ın İndus nehri çevresinden Mezopotamya’ya geldikleri düşünülüyordu. Bazı kaynaklarda da Sümer kültürünü oluşturanların İç Asya’dan geldiklerini söylemektedirler.

Sümer şehir devletlerinden bazıları


7500’lü yıllarda Atlas Okyanusu üzerinden Akdeniz’e büyük taşkın suları akmış bu nedenle Anadolu’nun kuzeyinde küçük bir göl olan Karadeniz’in büyümesiyle buralarda yaşayanların daha güneye göç etmesine neden olmuştur. Hatta bu nedenle Sümer efsanelerinde bu taşkınlardan kurtulanların “büyük tufan”ı efsaneleştirdiklerini biliyoruz.

temsili büyük tufan


5000’li yıllardan itibaren Sami göçmenleri gelip bu toplumla kaynaşmaya başlamışlardı. Daha sonra gelip bölgeye yerleşen Mezopotamya kültürünün asıl kurucuları kabul edilen Sümerler, bölgede egemen olmaya başlayacaklardı. Demek ki Sümer kültürü Mezopotamya yerlileri, Samilerin ve daha sonra bölgeye gelen medeniyetin ortak katkısıyla olmuştur.
İlk sakinler ve Samilerin köyleri yerine Sippar, Ur, Uruk, Abad, Girsu,Zabalam, Eridu, Şuruppak, İsin, Umma, Larsa, Eridu, Lagaş, Kiş, Nippur, Badtibira, Mari  gibi yerleşim yerleri vardır. Aslında bu şehir devletleri arasıdaki siyasi ve özellikle askeri rekabet bu şehir devletlerinin ve Mezopotamya kültürünün gelişmesine destek olacaktır.
Mezopotamya’da   Zigguratlar çevresinde şehir devletleri yükselecekti. Halk zigguratlardan öğrendiklerine göre gök yüzünde yer alan güneş, ay ve diğer gök cisimlerinde tanrıların oturduklarına ve onları yönettiğine inanmaya başlamışlardı. Şehir devletlerinin yöneticileri olan krallar tanrıların yeryüzündeki temsilcileriydi; dolayısıyla onlara karşı gelinemezdi.
En ilkel Zigguratların bir ibadet bir de kurban bölümleri vardı. Askeri başarıların ardından esir edilen düşmanların kurban edildikleri ve başarılara dayalı olarak Ziggurat alanlarının ve bu işi yürütecek rahip sayısında artış da olacaktı. Zigguratlarda şehirlerin kültür merkezi olarak yazı da icat edilmişti.

temsili Ziggurat


Şehirlerin büyümesiyle su taşkınlarını denetim altına almak ve yeni alanları tarım alanlarına dönüştürmek amacıyla su kanalları açıldı. Böylece daha kolay şekilde besin kaynaklarına ulaşılınca nüfus artmaya başlamıştı. Nüfusun artmasıyla sınır anlaşmazlıklarını önlemek için  kanunlara ihtiyaç duyuldu. Ancak, sınır anlaşmazlığı şehir ileri gelenlerinden seçtikleri memurlar tarafından yerine getirildi. Herhangi birinin bir aile lehine karar verdiği tespit edilince görevden alınırdı. Böylece kanunların herkes için adil olması gerektiğini Sümerler binlerce yıl öncesinden farketmişlerdi.

temsili ilk kanunlar


Şehirlerin büyümesiyle ekili dikili alanlar bazı ailelerin denetiminde toplanmaya başlamıştı. Bu da aileler arası siyasi anlaşmazlıkları beraberinde getirmişti. Bir yerleşimin toprağı daha güçlü diğer bir ailenin veya aile ittifakının eline geçebiliyordu. Bu nedenle aileler kendilerini korumak için düşmanlarını püskürtebilmek için asker toplamaya başladılar. Şehir yöneticisi bu iş için yerleşim yerinin en güçlülerini seçmeye başladılar. Sümerce bir kelime olan “Lugal” güçlü insan anlamına gelmekte olup şehirler küçük krallıklara dönüşmeye başlamıştı.

Bazı şehir devletleri


Sümerlerde krallıklar çevrelerini surla çevreleyen şehir devletleriydi. Kaynakların sınırsız olmaması bu ilk şehir devletlerin kıyasıya birbiriyle mücadelesini beraberinde getiriyordu. Bu ilk çağ tarihi Mezopotamya’ya diğer bölgelerden gelen toplumların zenginliği ele geçirmeleri için yaptıkları mücadelelerin tarihidir. Akadlar, Asurlar, Babiller, Arapların saldırılarını önlemek için bu şehir devletleri önce kendi aralarında ittifak kurmuş tehlikeyi bertaraf ettikten sonra mücadeleye kaldıkları yerden devam etmişlerdi.

Babil ve Asurlar


Mezopotamya’yı ilk birleştiren şehir devleti Kiş’tir. Kiş şehrinin kralı Etana 3000 yıllarında ülkede tek başına yönetim kurdu. Kiş kralı Enmebareggesi  döneminden itibaren Sümer-Elam mücadelesi başlamış oldu. Kiş şehrinin düşmanı
Uruk şehir devleti kurucusu Meskiaggaşer, Basra Körfesi, Zağros dağları taraflarına seferler yaparak egemenliğini genişletmişti. Enmarkar  Hazar denizine kadar sefer yapmıştı. Uruk şehri krallarından Lugalbanda, Dumuzi ve Gılgamış’ı halk çok başarılı gördüğü için bu krallarını tanrılaştırmış; krallardan Dumuzi’nin bereket tanrısı olduğuna inanılmaya başlanmıştı.  Uruk krallarını en ünlüsü destana da konu olmuş olan Gılgamış’tır. 2700 yıllarında Sümer ülkesinin bütününe egemen olmuştu. Sümer şehir devletlerinin birbiriyle mücadeleleri Sümerlerin zayıflamalarına ve Elamların Sümerleri ele geçirmelerine neden olmuştu. Sümer Lagallarının (kral) Elamlara direnmeleri fayda getirmedi. Elamlar, yüzyıldan fazla Sümerleri yönetmişti. Adab kralı Lugalannemundu, Sümerleri bağımsızlıklarına kavuşturduysa da ölümünden sonra Sümer şehir devletleri birliği bozulmış iki yüz yıl boyunca Sümer ülkesinde iç savaş yaşandı.

Elamlar


2450’li yıllarda Lagaş şehir devleti güçlenmeye başlamış, kral Eannatum, Umma, Ur, Uruk, ve Kiş olmak üzere Sümer ülkesini kendi yönetimi altına almaya çalıştıysa da diğer şehir devletlerinin kendisine karşı birleşmeleri başarısız olmasına neden oldu. Lagaş şehir devletinin hiç şüphesiz en meşhur kralı Urukagina’dır. Reformcu kişiliği ile binlerce yıl öncesinden ülkenin nasıl yönetilmesi gerektiği ve nasıl yönetilmeyeceğini yaptığı hukuki reformlarla göstermişti. Kral Urukagina, din adamlarının aldığı rüşvetlerle mücadele etmiş; rüşveti yasaklamış, kahinlerin aldığı aşırı ücretleri düşürmüş, zenginlerden alınan aşırı vergiyi azaltmış, orta sınıf yararına vergiyi yeniden düzenlemişti. Zigguratlarda yalnızca ibadet ediliyordu. Aynı zamanda zigguratlar paraya ihtiyacı olanlara mal verip karşılığında ipotek ettirdikleri mal varlığı oluyordu.

Kral Urukagina


 Lagaş ülkesindeki bu hukuki devrimin kendi ülkesine yayılmasını önlemeye çalışan Umma kralı Lugalzaggasi, Lagaş şehrine saldırarak şehri yakıp yıkmıştı. Binlerce yıl sonra arkeologlar sayesinde  tabletlerden Urukagina’nın devrimlerini öğrenmiş oluyoruz.
Umma kralı Lugalzaggasi, Lagaş’tan sonra; Ur, Uruk ve dini merkez olan Nippur başta olmak üzere Sümer şehirlerini ele geçirmiş, başkentini Uruk’a taşımış, gümüş kaynağı Toroslar ile bakır kaynaklarının olduğu Ergani’ye kadar seferler yaparak Basra körfezinden Akdeniz’e kadar topraklarını egemenliğine alarak dünyanın ilk imparatorluk kurma girişimi yaptı. Lugalzaggasi, Akad kralı Sargon’a esir olup öldürüldü.

Nippur harabeleri


Uruk günümüz Bağdat ve Basra arasında yer almakta olup; kurucusu Enmerkar, diye bilinir. 4000’lerden MS 7. yüzyıla değin iskân edilmiştir. 4. bin yılda Uruk şehir devleti, Mezopotamya’nın en güçlü kentiydi. Dünyada ilk yazı sistemi, çivi yazısının öncülü denilebilecek bir yazı sistemi 4. bin yılın sonlarına doğru ilk kez Uruk’ta kullanılmış, izleyen dönemde Mezopotamya’nın diğer kentlerine de yayılmıştı.Uruk şehir devletinde yazı sisteminin icadında toplum içinde gittikçe karmaşık hal alan ekonomik ve sosyal ilişkilerin kayıt altına alınmak istenmesinden kaynaklanmaktadır.
Sümerlerin buraya kadar bazen barış içinde bazen savaş yaşadıkları Erken Hanedanlar(2900-2350) diye adlandırılan bu döneme Akadlar son vermiştir.

Dünyaca ünlü 1914 doğumlu ünlü Sümeroloğumuz


Sümer toplumu asiller, hür insanlar, işçi sınıfı ve kölerlerden oluşmaktaydı. Sümer şehirlerinin gelişmişliği diğer toplumların özellikle Samilerin bu şehirlere gelip yerleşmlerine neden olacaktı.
Sümer devletlerinde kralların En, Ensi, Lugal gibi unvanları olduğu gibi Unken denilen meclislerinde devlet işlerinin görüşüldüğü de bilinmektedir.

4 Haziran 2020 Perşembe

GILGAMIŞ DESTANI



GILGAMIŞ DESTANI

Mezopotamya kültürünün temelini oluşturan Sümerlerin dünya tarihine kazandırdıkları yazılı edebiyatın ilk ürünü sayılan “Gılgamış Destanı”nın kahramanı Gılgamış Uruk şehir devletinin krallarından biridir. Bu destan; dünyanın en bilinen destanlarından olan İlyada destanında yaklaşık bin beş yüz yıl önce tabletlere yazılmıştır.

Sümerlerden sonra bölgeye egemen olan Akad, Babil, Asur, Kassit, Elam, Pers ve  İskender egemenliğinde Gılgamış destanı önemini devam ettirmiş tekrar tekrar yazıya geçirilmiş fakat İskender ve Selevkoslardan sonra egemen olan Partlarla birlikte tabletlerin varlığı unutulmuş ancak yaklaşık iki bin yıl sonra varlığının tekrar farkına varılmıştı.

I. Gılgamış Mezopotamya’da Uruk’un kralıdır. Gılgamış’ın annesi bilge tanrıça Ninsun iken babası Tufandan sonraki  üçüncü kral olan Lugalbanda olduğu için üçte ikisi tanrı, üçte biri insandan kabul edilirdi. Gılgamış’ın, başına buyruk davranışları tanrıları kızdırdı. Gök tanrılar, Uruk şehri tanrısı Anu’ya Gılgamış’ı durdurmasını istediler, Anu da bu işi tanrıça Aruru’ya verdi.  Aruru, kilden bir tutam alarak çölün ortasında kaya parçası gibi kuvvetli Enkidu’yu yarattı.Günlerden bir gün bir avcı avada iken Enkidu’yu görerek  korkmuş ve bunu  Uruk şehrinin kralına anlattı. Gılgamış’tan aldığı bir fikirle Enkidu’yu alt etmek için aşık ettiremeye karar verirler. Böylece Enkidu kıza aşık olunca uysallaşacaktı. Kız, Enkidu’yu kendin aşık ettirerek Enkidu’nun Gılgamış ile tanışmasını sağladı.


       Enkidu ve sevdiği kız


II. Enkidu, Uruk şehrine gelir, Gılgamış’ın halkına zulüm ettiğini öğrendiği için Gılgamış’la dövüşmeye karar verdi. Enkidu ile mücadele ederken yenişemediklerini gören Gılgamış’ın annesi, Gılgamış’a güç verince  Enkidu’nun gücü tükendi, Gılgamış onu teskin ederek Sedir Ormanları gözcüsü Huvava (Humbaba)’yı öldürmek için birlikte hareket etmeyi önerdi.

Sedir ormanlarının gözcüsü olan Humbaba  bağırması gök gürültünden beter, soluğu ölümden beterdi. Üstelik Fırtına tanrısı Vêr, Doğa güçleri tanrısı Adad ve Enlil’in koruculuğunda olan dev Humbaba’ya karşı  insan yaşamının gelip geçiciliğine dem vurarak gitmeye karar verdi iki kafadar.

Gılgamış ve Enkidu mücadele ederken 


III. Şehrin ileri gelenleri ona tavsiyelerde bulundular; sadece güçlerine güvenmemelerini, uyanık olmalarını ve birlikte hareket etmelerini söylediler. Enkidu ile Gılgamış, Ninsun’un Uruk’taki tapınağı olan Egelmak’a gidip Ninsun’dan Güneş Tanrısı Şamaş’a yalvarmasını istediler.

IV. Uruk kralı Gılgamış arkadaşı Enkidu ile Lübnan taraflarında yer alan dağlara yolculukları anlatılır. Özellikle orta çağlarda çok yaygın olan rüya tabirciliğinin kökeninin Sümerlere kadar dayandığını görüyoruz. Gılgamış yolculuğunda görmüş olduğu rüyaları arkadaşına anlatır. Her defasında Enkidu, rüya yorumlarında başarılı olup Humbaba’yı öldürdüklerini arkadaşına anlatır.

1. Gılgamış, dağlık yerden geçerken dağın üstüne devrildiğini ve sinek gibi arkadaşıyla kaçtığını görür.  Enkidu, bu rüyayı Humbaba’yı boğazlayacakları ve ölüsünü yana yatırcakları şeklinde yorumlar.

2. Gılgamış bu rüyada böğüren bir mandayla boğuşurken birinin onnu kurtarmasını ve ona su ikram ettiğini görür.Enkidu, bu rüyadaki mandanın Güneş Tanrısı Şamaş olduğunu ve güç zamanda onlara yardım edecek şeklinde yorumlar.

3. Bu rüyada Gılgamış, gökyüzünde bir çığlık olduğunu aniden havanın karardığını, ateşlerin tutuştuktan sonra ateşin kül olduğunu gördü. Enkidu, bu rüyayı Humbaba’yı öldürecekleri  şeklinde yorumlar.


V. Gılgamış ve Enkidu, Humbaba ile karşılaşırlar. Humbaba onların her şeyi göze alıp buraya gelmelerini hayretle karşılar. Gılgamış, Humbaba’ın başına vurmaya başladı. Enkidu, Gılgamış’ın Humbaba’yı Tanrı Şamaş’ın yardımıyla ona gözcülük görevi veren Tanrı Enlil uyanmadan öldürmesini ister. Gılgamış arkadışının isteğini yerine getirerek baltayla Humbaba’yı öldürdü. Gılgamış, tanrıların soyundan olan Humbaba’yı öldürdüğünden dolayı kendisine kızmasınlar  diye tanrısal dini şehir  Nippur’daki tapınak için ormandan kereste keserler.

 

VI. Sümerlerdeki İnanna, Asurların ve Babillerin İştar dedikleri aşk tanrıçası Gılgamış’a aşık olur. Kadim tanrıça, onu sarayına davet ederek birlikte olmayı davet eder.Gılgamış, İştar’ı reddetmekle kalmaz, ona hakaretler de eder: Onun bir insanı ısıtmaktan aciz olduğunu ve İştar’ın kocası olan tanrı Tammuz’a çektirdiklerini bildiğini söyleğince İştar, hemen o zaman baştanrı olan babası Anu’nun yanına çıkarak, Gılgamış’ın kendisine hakaretler yapdırdığını söyledi. Anu kızının ağlamalarına haksız olduğunu bildiği halde Gök boğasının yularını teslim edince İştar, onu Uruk şehrine sürdü.Gök boğasının her üflemesiyle  yüzlerce Uruklu ölmeye başladı. Enkidu boğanın kuyruğunu, Gılgamış ise boynuzlarından tuttu, Gılgamış hançerini alarak ona sapladı. Yüreğini Uruk şehirinin koruyucu tanrısı Şamaş’a sundu.

VII. Gök  tanrısı Anu, Yeryüzü tanrısı Enlil ve Güneş Tanrısı Şamaş; Humbaba ve Gök boğasının öldürülmesinin hesabını sormak için bir meclis kurdular. Bu meclisteki en kadim tanrı Anu, Humbaba ve Gök boğasını öldürenlerin öldürülmesini söyler. Enlil sadece Enkidu’nun öldürülmesi gerektiğini söyler. Güneş tanrısı Şamaş, Enkidu’nun suçsuz yere öldürülmesine karşı çıkar. Bu sefer Enlil, Şamaş’a kızar, onlarla neden zaman geçirdik arkadaş gibi oldun, der. Sonuçta tanrılar meclisi Enkidu’yu ölüme mahkum edilir.

VIII. Gılgamış, arkadaşıyla geçirdiği günlerin hatrına ona ağıtlar söylemeye başlar, ölüsünün hareket etmediğini, başının kıpırdamadığına şahit olur. Enkidu herkes gibi ölmüştür..

IX. Gılgamış’ın kalbini  bir ölüm korkusu sardı.Önce Ay tanrısı Sin’e ve İnanna’ya bu korkulardan kurtarmalrı için dualar etti. Daha sonra  ölümün ilacını bulmak için Ziusudra (Babillerde Ut-Napiştim, ilahi dinlerde Noah ya da Nuh)’i aramaya karar verdi. Muşu adı verilen bir dağda Akrep-adam ve karısıyla karşılaştı. Onlara tanrıların sofrasına oturup ölümsüzlüğü tadan Ziusudra’yı aramaya koyulduğunu söyledi. Akrep-adam, ona gideceği yolu söyledi. Uzun ve karanlık yoldan yürüdü Gılgamış.

X. Güneş Tanrısı Şamaş Gılgamış’ın haline acımış olacak ki denizin kıyısında şarap yapan Siduri diye birine rastlamasını sağladı. Siduri’ye ölümlü olanlara yasak olan

bu bölgede neden olduğunu başından neler geçtiğini anlatır. Siduri, Ziusudra’ya gitmenin tehlikeli olduğunu sadece tanrı Şamaş’ın rahat gidip geldiğini söyledi. Ziusudra’nın kürekçisinin ancak Ölüm Suları’nda geçirecileceği bilgisini de ekledi. Gılgamış, ölüm sularını geçti kendi yaptığı keresteden gemiyle Ziusudra’nın adamlarından Ur-Şanabi ile.  Nihayetinde Ziusudra’ya ulaşır. Ziusudra; ne güzel kızlar ne yakışıklı erkekler kamış gibi kırıldı,ölümün resmini çizen olmamıştı,  uyuyanla ölü arasında fark yoktur, der.

XI. Gılgamış, Ziusudra’nın kayıkçısı Ur-Şanabi’nin yardımıyla Ziusudra’nın bulunduğu ölümsüzlük ülkesi olan Dilmun’a ulaşmayı başarmıştır. Gılgamış, Ur-Şanabi’nin insan görünümü dolayısıyla şaşırmıştır biraz, Ziusudra ona tufanı anlatmıştır: Büyük tanrılardan Anu, Enlil, Ninurta ve Ennigu ve Ea insanlara tufan gönderdiler.

Bu tanrılardan Ea  tanrıların kararını ve tufandan kurtulması için Ziusudra’yı uyardı. Bu uyarıyı dikkate alan Ziusudra ,yedi katlı büyük bir gemiyi yedi günde yaptı, geminin içini hayvanlarla doldurmuş Güneş Tanrısı Şamaş’tan aldığı uyarıyla harekete geçmişti. Bardaktan boşanırcasına yağan yağmur, fırtınaların esmesi, gök gürültülerden korkan tanrılar bile kaçmıştı, insanlar için kıyamet yaşandı.

Tanrıça İştar (İnanna’ın), yakınmasına kadim ve yer altı yargıçları olan tanrılar  Annnunakiler katıldılar. Fırtına ve tufan yedinci günde duruldu. Ziusudra, karayı yedi gün aradıktan sonra güvercinle sonunda kara parçasına ulaştı. Ziusudra, kurtulduğu için tanrılara kurbanlar verdi. Tanrılar bu adakları kabul edip Ziusudra ile yakınlarına ölümsüzlük bahşetmişlerdi.



Ziusudra (Ut-Napiştim)’nın gemisi

Ziusudra, bu tufan olayını Gılgamış’a anlattıktan sonra Gılgamış yedi gün uykuda kaldıktan sonra ona bir dikenli otun ölüme deva olduğunu söyledi. Yola çıkan Gılgamış, serin denizin dibine dalarak bu dikenli ölümsüzlük barındıran otu eline geçirdi ne var ki Gılgamış dinlenirken o bitkinin kokusunu alan bir yılan bitkiyi yiyerek derisini değiştirdi.


Dinlenirken uyuya kalan Gılgamış’ın elinden ölümsüzlük otunu yılan yerken

Gılgamış’ın bin bir zorlukla ele geçirdiği dikenli otu alan yılan tıp bilimini sembolü haline gelmiştir.







2 Haziran 2020 Salı

Babillerin Yaratılış Destanı: Enuma Eliş


Babillerin Yaratılış Destanı: Enuma Eliş


Bâbillerin Baştanrısı Marduk 
Evrende gök ve yer  yokken Tanrıların en kıdemlisi ve atası olan Apsû vardı. Apsû ile Tanrıça Tiamat suları karıştırarak diğer tanrıları yaratmaya başladılar. Önce Tanrı Lahmu ve Tanrıça Lahamu sonra Ansar ve Kisar yaratıldı. Ansar ve Kisar’ın oğlu Anu, babası Ansar’ın gücüne denk oldu. Anu, kendi suretinde Nudimmud’u yaratmıştı. Nudimmud’un diğer adı Ea olup bu diğer tanrılardan çok güçlüydü.
Tanrıça Tiamat’ı rahatsız eden bazı tanrıların davranışlarını Tanrı Apsû görmüş ve kendi yardımcısı olan tanrı Mummu’yla Tiamat’a yarattıkları tanrıları yok etmeyi teklif etse de Tiamat, buna yanaşmasa da Mumnu’nun önerisi ve kışkırtmasıyla kötü planı devreye sokmayı düşündü.
Tanrıların başına gelecek bu planı engin bilgi ve yeteneğiyle Nudimmud (Ea) sezmiş, yaptığı büyü ile Apsû’yu uyutmuş ve öldürmeyi başarmıştı. Mummu’nun burnuna halka taktıktan sonra kendine Apsû dediği bir tanrı evi inşa etti. Nudimmud ve eşi Damkina bu evde ihtişam içinde yaşadılar.
Nudimmud diye bilinen Ea, en zeki tanrı olan Bel’i yarattıktan sonra Nudimmud olma Damkina’da doğma Marduk yaratıldı. Marduk ilahi güçlere sahipti ki bu güçler diğer tanrıların gücünden fazlaydı dört kulağı ve dört gözü vardı. Gözleriyle her şeyi görür kulaklarıyla her şeyi işitirdi. Başında Güneş tanrısının ve diğer tanrıların  haleleri  vardı.
Nudimmud, oğlu Marduk oynasın diye rüzgarı yaratmıştı. Rüzgarla fırtına çıkaran Marduk diğer tanrıları telaşlandırmış ve tanrılar Tiamat’ın bunu önlemesini istediler. Tiamat diğer tanrıların isteğiyle savaş çıkarmayı kabul etti. Tiamat, karşı konulmaz ejderhaları, boynuzlu yılanları, vahşi cinler, balık adamlar, büyük boğa  ve tüylü canavarları  yarattı. Bu savaş için Kingu’yu aralarında en güçlü tanrı ilan ettiler. Kingu’ya bütün canlıların kaderinin belirlendiği kaderler tableti verdiler.
 Bu planları ve karşı davranışları haber alan Ea telaşlanarak olanları  babası Ansar’a anlattı. Ansar’ın da huzuru kaçtı. Ansar, sorumluluğu Apsu’yu öldüren oğlu Nudimmud’un üstlenmesini istedi. Babasının isteği ile Tiamat ile savaşmaya gittiyse de önce korktu. Ansar, bu sefer oğlu Anu’yu gönderdiyse de Anu da gücünün Tiamat’a yetmeyeceğini görünce o da geri döndü. Ansar, bu duruma korkmaya başlamıştı.
Güçlü oğul babasının yerine korkusuzca gitmeye karar verdi. Ea onu yanına çağırarak Marduk’un dedesi olan Ansar’ın huzuruna çıkmasını istedi. Marduk, babasının kalbine korku girdiğini kendisine savaş ilan düşmanla savaşmaya kendisinin görevlendirilmesini ister. Bunun üzerine Ansar da Marduk’a fırtına arabasını alıp yenilmez gücüyle Tiamat’ı yenmesini istedi. Marduk onları kurtarınca artık kendi sözlerinin kader olarak kabul edilmesini  istedi.
Ansar, yardımcı tanrısı Kaka’yı Tanrı Lahmu ve Tanrıça Lahamu’ya göndererek onların intikamını alacak Marduk’un kaderinin belirleneceği meclise davet etti. Davet haberi Tanrı Lahmu ve Tanrıça Lahamu’ya ulaşmış oğulları Ansar’ın huzuruna gelip Tiamat’ın yaptıklarından haberleri olmadığını söylediler. Marduk’un kaderi belli olmuştu.
 Marduk’a ihtişamlı bir taht yaparak onun tahta oturmasını sağladılar. Onu büyük tanrılar arasında en yüce olduğunu kabul ettiler. Hiçbir tanrının belirlediği sınırı geçmeyeceğini söylediler. Marduk’a evrenin tasarrufunu bıraktılar. Böylece Marduk, tanrıların kralı haline geldi.
Marduk tanrılardan aldığı asa şeklindeki silahla Tiamat’ı boguna uğratmak için gönderdiler,emrine Güney, Kuzey, Doğu ve Batı rüzgarlarını verdiler. Ok, yay, yıldırım, şimşekler diğer silahlarıydı.
Marduk, dehşet verici ecel(saggisu), yok edici(lapadu), tufan(rahişu) ve kanatlı(mupparsu) adı verilen canavarlar tarafından çekilen fırtına arabasını  sürdü.Elinde zehirlere karşı şifalı ot dilinde büyü duası vardı. Marduk, Kingu’nun tuzaklarını uzaktan görünce önce biraz telaşlanmıştı. Ancak o, Tiamat’ın peşindeydi. Tiamat’ın neden tanrılar kralı Ansar’a karşı çıktığını sormuş ardından Tiamat’ın ağzından rüzgarı yollamış karnı şişen karnını okla delerek onu öldürmüştü. Tanrıçalarının öldürüldüğünü gören diğerleri esir edilerek burunlarına köle gibi halka geçirmiş, böylece kaderler tabletini ganimet olarak almıştı.
Marduk, Tiamat’ın cesedini ikiye ayırarak birini gökyüzü olarak yukarı serdi böylece gökyüzü oluştu.  
 Marduk, yıldız kümelerini yarattıktan sonra, yılı oluşturarak onu on ikiye böldü ve günleri de yarattı.  Ellil ve Ea’nın göksel evlerini kendi evi yanında inşa etti, Ay tanrısı Nanna’ı yaratarak geceyi ona teslim ederek her ay parlasın diye onu kutsadı böylece ayın döngüleri başlamış oldu. Güneş tanrısı Şamaş’a kavga, ölüm ve şiddet yetkisi verdi. Ardından Tiamat’ın kafasındağ dağ yaptı, toprağı kazıtarak suyla doldurdu, gözlerinden Fırat ve Dicle nehirlerini akıttı.
Tiamat’ın bir kısmını gök yüzü yapmışken diğer kısmıyla yeryüzünü de yapmıştı. Kader tabletini Anu’ya sundu, kuralları belirledikten sonra Ea’ya önemli görevleri ihsan etti, atası Ansar onu “muzaffer kral” ilan etti. Annesi Damkina onu sevgiyle selamladı. Eski tanrılar grubu olan İgigu ve Anunnaku onun önünde eğildiler. İgigular ona “Lugaldimmerankia” dediler.
Yeryüzünde Tanrıların yorulduklarında dinlenmeleri için Büyük Tanrılar Evi barındıran Bâbil şehrini kurarak insanların oraya kurban sunmasını sağladı.
Bu destanda insan yaratılışı da anlatılır. Tiamat’ı isyana kışkırtan Kingu, Marduk ve Ea tarafından cezalandırılarak damarlarından akan kandan insanı yarattırlar. Artık Tanrıların işini insan yapacağından Tanrıların işi kolaylaştı. Marduk, gök yüzü işleri için üç yüz İgigu Tanrısı  ve yer yüzü işleri için altı yüz tanrıya  görevlerini paylaştırdı.
Anunnaku tanrılarının gökyüzündeki tanrı evlerine benzeyen “Tanrı Evi”ni kurmaları için Bâbil şehrini uygun gördü. Tanrılar Evi’nde tanrılar eğlenmeye günlerini gün etmeye başladılar.
Marduk, silahlarını diğer tanrılara göstermek istedi. Yaptırdığı ağ ve yayın ihtişamını gördüler, Yayın adı şu şekildeydi; uzun çubuk, hedefi vuran ve yıldızlı yay idi. Bir defa daha onun tanrı kral olduğunu kabul edip onun yarattığı tanrıların “karabaş” dedikleri insanlara çobanlık yapmasını dilediler. Karabaş denilen halkın görevi bu tanrılara tapmak ve elli adı olan Marduk’a bağlılık göstermeleridir.

Bâbillerin en ünlü hükümdarları Hammurabi(ayakta), Baştanrı Marduk'tan hükümdarlık asasını alırken

Babillerin, Mezopotamya ve Sümer ülkesine egemen olmalarından sonra tanrıları olan Marduk’un tanrıların kralı ilan etmeleri aslında Babillerin gücünün doruğuna çıktığının da göstergesiydi.


Kaynak: 
1.      Babil Yaratılış Destanı -Enuma Eliş- (çev. Selim F. Adalı ve Ali T. Görgü), Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları,İstanbul:2019

27 Mayıs 2020 Çarşamba

Ebu et Tayyib Mütenebbi



905 yılında Küfe’de dünyaya gelen asıl adı  Ebü’t-Tayyib Ahmed b. el-Huseyn bin Hasan bin Abdu’s Samed ec Ca’fi el Kündi el Küfi’’dir[1]. Künyesi Mütenebbi olan bu ünlü şair iki yıl bedeviler arasında kalmış Küfe’de  Arap lügatına ve şiirine  hakim olmaya başlamıştı. 
Mütenebbi'nin Iraktaki heykeli




Mütenebbi, nübüvvet(peygamberlik) iddiasında bulunan anlamına  gelip gençliğinde Hums taraflarında bu iddiada bulunmuştu, iddiasından vaz geçince hapisten çıkarılmıştı; aslında bütün tarihçiler bu konuda hem fikir değildirler, bazıları bunun aslının olmadığını da belirtirler[2]

İbn el Kesir (11:437)onun nebilik (peygamberlik) iddiasında bulunduğunu, Beni Kelb kabilesi yanında alevi olduğunu iddia etmişti. Şiiri çok güçlü ve kendisinin zekası ve hafızası inanlmaz derece olan Mütenebbi’nin bu peygamberlik iddiasında bulunmasını sivri dili nedeniyle sevmeyenleri de vermiş olabilir. Hapis hayatından sonra Şam şehrinde İbn Raik’in naibi Bedr bin ‘Ammar’ın şairi olmuş, şiirleriyle ona methiyeler yaparak bir süre geçimini sağlamıştı[3].

Bir şekilde yolu Antakya’ya düşmüş, Hamdanilerin Antakya valisi Abu’l Aşair, kendisine yazdığı methiyeyi beğenince onu Seyfüddevle ile tanıştırmış; Seyfüddevle kendi mücadelelerini anlatacak güçlü bir şair istiyordu. Böylece onun Halep dönemi böylece  başlamıştı (948)[4].



Seyfüddevle, onu sarayına davet edince ona şartlar ileri sürmüş; huzurda ayakta beklememe, yere kapanmama gibi şartlar zaten şairlere değer veren halep emiri bunu hemen kabul etmişti, kendisine üç bin dinar maaş da bağlamıştı. Çölde bedevilerle kaldığı yıllarda  edindiği kelime hazinesini söz sanatlarında çok iyi kullanmıştı,fakat iğneleğici diline rağmen Halep Emiri tarafından hürmetle karşılanmıştı[5]

Seyfüddevle’nin yanında kalan Arap dilinin en büyük şairlerinden Mütenebbi’nin eserlerinde İsmaili şiiliğinin etkisi vardır[6]. İslam öncesinde kaleme alınan şiirler canlı ve süslü kelimelerle bezenmişti, Bu tarz şiirlerini en son büyük temsilcisi de Mütenebbi’dir.

            Halep’te kaldığı yıllar onun en olgun eserlerini verdiği yıllardır. Savaşları tasvir eden, Seyfüddevle’nin yakınlarına mersiyeler yazan şair genellikle lirik tarzda yazmış, sarayda Farabi gibi ilim adamlarıyla tanışmış fakat Seyfüddevle’nin amcazadesi kendisi gibi şair olan Ebu Firas ile geçindiği de pek söylenemez; Mütenebbi’nin kendini ve güney Araplığını ön planda tutması ve Seyfüddevle’nin hocası İbn Halaveyh ile tartışması sonucunda aşağıdaki dizeyi söyleyerek  Halep Emiri’nden korkup Halep’i terk etmek durumunda kalmıştır[7].

اللابِساتُ مِنَ الحَریرِ جَلابِبا            
بِأَبي الشُموسُ        الجانِحاتُ      غَوارِبا

  (Babamız güneşimiz  acaip meyletti         Elbiseleri ipekten giyerdi)


Mütenebbi, halep’ten sonra Şam ve ardında Mısır’a gitmişti.Mısır hakimi Kafur’la çok anlaşamayınca Küfe ve Bağdat’a gitmişti. Ardından Şiraz’da Büveyhi Adududdevle ile irtibat kurmuş fakat onu kimsenin tanımadığını söyleyince şöyle karşılığı vermişti[8]:

وَالسَیفُ وَالرُمحُ وَالقِرطاسُ وَالقَلَمُ
فَالخَیلُ وَاللَیلُ وَالبَیداءُ تَعرِفُني

( At da bilir  beni gece de başlangıç da                 kılıç da mızrak da defter de kalem de)


Mütenebbi’nin şiirlerinden bilgece söylenmiş bir dize[9]

وَإنّ كَثيرَ الحُبّ بالجَهْلِ
فإن قليل الحب بالعقل صالح
(Akılda aşkın az olanı iyidir                                        Aşkın abartılısı ise cehalettir)

Mütenebbi'nin Harşana'da gaza yapan Seyfüddevle için yazdığı kasideden [10]
Hatta çok güzel yere kurulmuştu Harşana    Acı çekmeye başladı Rum’u Haç’ı ve Ticareti ama
Mütenebbi’nin bin yıl önce bilgece söylemiş olduğu[11] paylaşmak isterim son olarak.


وَلَيسَ كلُّ ذواتِ المِخْلَبِ السَّبُعُ
إنّ السّلاحَ جَميعُ النّاسِ تَحْمِلُهُ

(Silahları insanların çoğu taşıyabilir                        Ama her pençesi olan aslan değildir)

Mütenebbi Arap dünyasının herhalde Araplığıyla gurur duyması, edebi cesareti nedeniyle günümüzde bile coşkuyla okunmaktadır. Bizans’la yapılan savaşlarda bulunması şiirlerinin birince elden kaynak sayılmasına da neden olmuştur. 

İbn Kesir’de(11:436) , Adududdevle ona hediye verdikten sonra şu soruyu yöneltir; " Adududdevle mi, Seyfüddevle b. Hamdan'ın mı armağanları daha güzeldir?" Bu soru onu rahatsız etmiş olacak ki şu cevabı vermiş : " Adududdevle armağanı daha çoktur, ama kendini beğenmiştir. Fakat Seyfüddevle’nin mal az ise de  daha samimidir.” deyince peşine bedeviler takılarak öldürtülmüştü.


[1]İbn Kesir’de Mütenebbi’nin asıl adı şöyle verilir: Ahmed b. Hüseyin b. Abdüssamed Ebü't-'Rb el-Cu'fi. Bknz:İbn Kesir, “El Bidaye ve’n Nihaye”Tercümesi, (çev. Mehmet Keskin),Çağrı Yayınları,İstanbul-1994,11:436 ; İhsan Mahmud Suleyman, “Şuara’ ve Müfekkerun Havl Seyf al Dawla el Hamdaniy”, Cami’a Um Derman el İslamiyeh, Külliyet ed Derasat el ‘Ulya, Doktora Tezi,Medina:2009,s.30
[2] İhsan Mahmud Suleyman, A.g.e.,s.31
[3] İsmail Durmuş, "Mütenebbi",TDV İslam Ansiklopedisi,İstanbul:2006,XXXII:195-200; İhsan Mahmud Suleyman, A.g.e.,s.31
[4] İsmail Durmuş, "Mütenebbi",TDV İslam Ansiklopedisi,İstanbul:2006,s.195-200; İhsan Mahmud Suleyman, A.g.e.,s.32
[5] C. Brockelmann, “İslam Milletleri ve Devletleri Tarihi” (çev.Neş’et Çağatay),Ankara Üniversitesi Basımevi, Ankara:1964,s.143; İhsan Mahmud Suleyman, A.g.e.,s.32
[6] Bernard Lewis, “Tarihte Araplar”(çev.Hakkı Dursun Yıldız),Ağaç Kitabevi Yayınları, İstanbul:2009,s.147; İsmail Durmuş, A.g.e.s.195-200
[7] İhsan Mahmud Suleyman, A.g.e.,s.33
[8] Bazıları bu beyitten dolayı Aduddevle tarafından öldürüldüğünü söylerlerken, bazı tarihçiler Mütenebbi’nin Adudeddevle’nin yeğenini haklı olarak eleştirmesi nedeniyle öldürüldüğünü söylerler. Bknz: İhsan Mahmud Suleyman, A.g.e.,s.33
[9] موقع عالم الأدب(Edebiyat dünyası) , أبيات شعر  (Şiirden dizeler), 02/05/2020, s. 03.25, “https://adabworld.com/شعر-المتنبي-فإن-قليل-الحب-بالعقل-صالح/”
[10] Amasyalı Abdizade Huseyn Hüsameddin, “Amasya Tarihi”,Dersaadet Hükümet Matbaası,İstanbul:1328-1330,s.63
[11]Eş Şiir el Fasih, Mütenebbi, 24/05/2020 s.18.20 “http://www.adab.com/modules.php?name=Sh3er&doWhat=shqas&qid=5563


KAYNAKÇA
1.İbn Kesir, “El Bidaye ve’n Nihaye”Tercümesi, (çev. Mehmet Keskin),Çağrı Yayınları,İstanbul-1994
2.C.Brockelmann,“İslam Milletleri ve Devletleri Tarihi”(çev.Neş’et Çağatay),Ankara Üniversitesi Basımevi, Ankara:1964
3. Bernard Lewis, “Tarihte Araplar”(çev.Hakkı Dursun Yıldız),Ağaç Kitabevi Yayınları, İstanbul:2009
4. İsmail Durmuş, "Mütenebbi",TDV İslam Ansiklopedisi,İstanbul:2006,XXXII:195-200
5. İhsan Mahmud Suleyman, “Şuara’ ve Müfekkerun Havl Seyf al Dawla el Hamdaniy”, Cami’a Um Derman el İslamiyeh, Külliyet ed Derasat el ‘Ulya, Doktora Tezi,Medina,2009
6.Amasyalı Abdizade Huseyn Hüsameddin, “Amasya Tarihi”,Dersaadet Hükümet Matbaası,İstanbul:1328-1330



AKIL OYUNLARI FİLMİNİN ELEŞTİRİSİ

  Film Hakkında Kısa Bilgi:  Akıl Oyunları  ( A Beautiful Mind ), Nobel Ekonomi Ödülü sahibi Amerikalı matematikçi  John Nash’in  hayatına d...